Kalemim… Seninle ilk tanıştığımda beş yaşında ya vardım ya yoktum… Zengin bir şehir gibiydi Kızılbelen dağları ve teknolojinin hiç girmediği bu mekânlarda toprağa kazıdığım desenleri hiç unutmam. O zamanlar bir ahlât ağacının dalıydın ve ben kâğıt niyetine kullandığım toprağa senin aracılığınla ulaşır ve duygularımı bütün safiyeti ile aktarırdım. Güneşin doğuşuyla birlikte kalkar ve örülmüş duvarları aşarak seni bıraktığım yerden alır ve gülen bir çocuk resmi çizerdim toprağa. Toprağın seven, kucaklayan ve besleyen bir değer olduğunu bilir ve itina ile basardım yere. Sıcak bir dost, bir ana gibiydi toprak. Doğada ne kadar canlı varsa hepsi topraktan beslenir ve toprağa sarılırdı. Toprak beni sadece doyuran, besleyen bir değer değildi bunun yanında duygularımı paylaştığım bir dosttu ve her sabah yüreğimde çağıldayan nehri buraya resmederdim.
Güneşin doğuşu ile çıkardım evden.
Sonra yaşlı bir ağacın altından geçip defter niyetine kullandığın toprağa ulaşır, buradan bir tutam alır ve koklardım.
Kalemim! Hatırlar mısın? O zamanlar küçük bir çocuktum ve sen duygularımı incitmeden alır toprağa aktarırdın. Seni kendime en yakın dost seçmiştim, mahir bir çiftçi gibi eşelerdim toprağı ve neşemi sembolize eden desenleri senin aracılığınla resmederdim. Ertesi gün geldiğimde toprağın üzerine çizdiğim o desen hâlâ yerinde olurdu, toprak bağrına düşen çiçekleri olduğu gibi korurdu. Doğanın kucağında her şey yerli yerinde olurdu ve bu ahenk özenle korunurdu.
Kızılbelen çocukluğumu besleyen bir ana gibiydi. Güne erken başlardım ve ağaç dallarından, taş parçalarından, bitkilerden oyuncaklar üretir ve oyunu tek başına oluştururdum. Eve geldiğimde toprağın kokusu hâlâ üzerimde olurdu ve hiçbir şeye dokunmadan sana sarılıp uyurdum.
Çocukluğumda boğazlarımıza kadar inen parfüm kokularına pek aşina değildim o zamanlar koku deyince belleğimde doğallığından hiçbir şey kaybetmemiş kır çiçekleri canlanırdı ve o çiçekler sadece kokuları ile değil renkleri ile de zenginlik katardı hayatıma. Kızılbelen bir ülke, bir şehir, ödüle layık görülmüş bir tablo gibiydi. Toprağa uzanan kır çiçekleri, gövdelerinde taşıdıkları renk cümbüşü ile dağlara zenginlik katan ağaçlar, ruhumu dinlendiren gökyüzü hayal gücümü besler, düşünce ufkumun gelişmesine vesile olurdu. İçinde barındırdığı canlıların tüm ihtiyaçlarını ihtiva eden Kızılbelen’de çocuklar oyuncaklarını kendileri üretir ve o doğal örgüye dâhil olurlardı. Çocuklar sahip oldukları ile iktifa eder ve yoksunluk yaşamazlardı.
Kalemim! Hatırlar mısın? Seninle tanıştığımda beş yaşında ya vardım ya yoktum. O zamanlar ahlât ağacına yapışmış bir dal parçasıydın ve yönünü toprağa doğru dönmüş öylece duruyordun. Bir kuşluk vakti seni dalından koparıp kaleme dönüştürmüş ve duygularımı paylaşmıştım. Sırlarımı sadece sana vermiştim ve seninle kardeş olmuştum.
Kalemim! Sırdaşım! Eskimeyen dostum! Kardeşim! Ne zaman uzansam ulaşabiliyorum sana ve dostluğumuz her geçen gün daha da güçleniyor. Hayatın kalbinde atan bir kalp gibiyiz seninle. Biliyorsun gün batımı her şey rengini kaybediyor ve şehri derin bir sessizlik sarıyor ben ise seninle birlikte uzunca bir yürüyüşe çıkıyorum. Gece bir çarşaf gibi düşüyor şehrin üzerine, başımı okşayan güneş ışıkları, yanaklarında gamzeler açan çocuklar, sokak satıcıları her şey herkes uykuya dalıyor ve koca şehirde seninle baş başa kalıyorum… İçimi sana açıyorum, sırlarımı seninle paylaşıyorum ve seni yol arkadaşı olarak görüyorum.
Kalemim… Biliyorum herkes terk etse de sen terk etmezsin beni. Biliyorum sen eskimeyen bir dost, ruhumu yıkayan yağmursun. Lütfen uzaklaşma! Dokun yüreğime, dokun acı veren hatıralarıma ve yalnızlığımın merhemi ol ve umut çiçekleri çiz yüreğime.
Sabaha çeyrek var ve şehrin üzerine bir duman gibi yayılan yalnızlık direncimi zorluyor. Bu saatte yanımda sadece sen varsın, uzaklaşma! Tut elimden birlikte yürüyelim, birlikte yol alalım ve merhametin kalelerini yalnızlığın tam göbeğine dikelim. Birlikte ağlayalım, ben söyleyeyim sen yaz, ben dillendireyim sen söyle… Tuğlaları sevgiden örülmüş bir şarkımız olsun ve o şarkıyı gecenin bu vaktinde birlikte söyleyelim…
Biliyorum ki sen kiminin elinde tutsak, kiminin elinde ise özgürlüğün ta kendisisin. İnsanın kaderisin ve hakkın safında yer almanın bedelini hücrelerde ödemektesin.
Sen katilin eline düşmüşsen, savaşın, işkencelerin, katliamların, gözyaşının, nefretin, şiddetin hikâyelerine ortak olur ve özgürlüğünü tamamen kaybedersin.
Kalemleri tutsak olan toplumlarda bayrağı katiller alır ve o toplumların sokaklarından matemler yükselir. O yüzden dünyanın özgürleşmesi için ilk evvela kalemlerin özgürleşmesi gerekir.