Kadın emeğini gözlemliyorum kaç gündür. Hava limanında lacivert tulum giymiş genç kızlar, zorlanarak valizlerin durduğu arabayı çekiyorlardı. İnce ellerinde eldivenler.

Belki üzerlerindeki bakışlardan sıkılıp kendilerini şapkaları altına saklıyorlardı ama.

Kumsalda ölü bedenlerini sergileyenlerden çok daha onurlu; namusları ile çalışıp, altından kıymetli alın terleri ile para kazanıyorlardı.

Hafta sonu Ankara dan dönerken tretuarların toprağını kazıp kuru otları temizleyen, sırtlarında sarı yelekli yine genç kadınlar görüp, el salladım.

Atkuyruğu saçları güneşte, emeğin burçlarında tutuşmuş bir meşale gibi parlıyordu.

Önceki gün Ege de; Manisa ve İzmir de tarım işçisi kadınlarla konuştum. Domates çapalıyorlardı. Üzümlerin diplerini kazıyor, pamukların bakımını yapıyorlardı. Ayaklarında şalvar, başlarında yemeni; elleri, yüzleri güneş yanığı. Sağlıklı bir koşu yapar gibi yüzleri güleçti.

Onlarla konuşurken, eğer parti başkanlarının kadın olması halinde; acaba daha çok mu kadın girer millet meclisine diye düşünüyorum. Lacivert tayyörleri şart koşmayacağımız. Sırtlarında işçi tulumu, sarı yeleği, görevli şapkası, ayağında şalvarı, başında yemenisi ile özlediğim manzara idi. Bakım salonlarına uğramadan tam halkın kalbinden çıkan bu kadınlar; ne kadar sahici, ne kadar yalın ve gerçeğimiz idiler.

Egeli kadınlarla günlük ücretlerini konuşurken, Elazığ da bir yazmacı dükkânı aklıma gelmişti. Köylerden hatta şehrin içinden gelen kadınlar, ellerindeki iğne oyalı yazmaları yeni ve boş bir yemeni ile değiştiriyorlardı. Sebebini sorduğumda anlattılar.

Çeyizlerindeki yüzlerce oyalı yazmaları bir pazara dönüştürmüş kadınlar. Yeni yemeni alıp iğne oyası yapmak istemektedirler, ancak paraları yoktur. Birkaç oyalı yazma getirip, dükkân sahibi beğenirse; yeni ve boş yemeni ile değiştirmekte idiler. Gözlerime inanamadım. Bir liraya koskoca oyalı yazmayı bırakıp gidiyorlardı. Günlerce göz nuru dökülmüş, hatta kırk- elli senelik antika değerindeki el işlerini yüz milyona satacaklarına, sadece bir yemeni ile değiştirip gidiyorlardı.

Öfke ile dükkân sahibine ama bu haksızlık diye çıkışıyorum. Bu nadide eserler için bir çarşı açılıp, üniversitelerin sanat bölümlerine ders olarak koyulup, sergilerle hiç bir hayal gücü ve düş zenginliği olmayan Avrupa ya bu şahika sanatın tanıtımının yapılması gerektiğini, niçin bu kadar ucuza bu kadınların emeğini sömürdüklerinin hesabını soruyorum.

Dükkân sahibi de boynunu büküyor; "abla yüksek fiyata buralarda kimse alamaz ki. Aileler gelir, kızlarının çeyizlerini kıvrana sıkıla boğazlarından keserek ne zorluklarla alırlar, sen biliyor musun Buraların standardı böyle. Bize büyük şehrin şartları ile hüküm verme".

Ben oyalı yazmaların cenneti içerisinde; pembeli, bordolu, yeşilli, eflatunlu, mavili; yüzlerce karanfil, gül, şeftali çiçeği, badem, çarkıfelek, acı biber, hercai menekşe motifleri arasında sarhoş olmuşken, yanımdaki kadının sorusu ile kendime geliyorum:

Abla nasıl oldu, bu bana gitti mi

Karşımda koyu esmer teni ile gülümseyen kadına, "ne gitti mi" diye soruyorum. Çingene pembesi bir örtüyü başına örtmüş, karanfil oyaları kaşlarına düşürmüş. Tunçtan bir heykel gibi duruyor. "Çok güzel olmuşsun" diyorum. İtiraz ediyor. "Hayır, esmerim ya açmadı beni". Bu kez mavi yazma örtüyor, yine soruyor. Başımı kaldırıp, "a bu daha çok yakıştı" diyorum. Genç kadın huzursuz. "Bu da boğdu be abla" diyor. Eflatun seçip veriyorum.

Kadına, "Hepsi çok yakıştı. Bütün renklerden birer tane al, zaten çok ucuz" diyorum.

"Abla sadece bir liram var. Eşim cezaevinde. Gelecek hafta görüş günü. Onu ziyarette takacağım. Beni güzel görmesini istiyorum".

Oyalı yazmalar kollarımda zehirli bir oka dönüşüyor. Yüreğimi acıtıyor.

Kadına birkaç tane hediye etmek istiyorum. Kabul etmiyor.

"Abla bana en çok yakışanı de, sen hele. Yıllardır cezaevinde eşim. Ne bir kremim var yüzüme sürecek, ne bakım seti. Yazıda, tarlada çalışıyorum, yüzüm gözüm kapkara. Sinekler ısırdı. Her yanım yara bere. Bari güzel bir yemeni örteyim de, beni güzel görsün.

Kadın dükkândan giderken, ilk kez neden yanımda bir ruj yoktu ki, şu genç kadına vereydim, kocasının yanına cezaevine giderken sürseydi diye hayıflandım. Belki tel örgüler arkasından görüp, parmaklarının ucu ile bile dokunamayacağı kocası, istemişti ki kendisini güzel görsün.

Ne kadar insani bir istekti. Eflatunda karar kılıp, çıktığında; kadın emeği belki ucuzdu Anadolu da, ama ne kadar onurlu idi diye, uzun bir süre düşündüm.