Hiçbir şey insanları telaşlandırıp heyecanlandıramıyor artık. Çünkü insan, kendini dünyaya bağlayan ve birçok negatif duyguyu (kaygı, yakıcı arzu, öfke ve korku, elem, yılgınlık vb.)  sürekli bir acı hali ile yaşıyor. Sanki hissedilen, hayatın yayı bozulmuş da sadece bir ‘an’a sabitlenmiş gibi hep aynı şey yaşanıyor. İnsanın hayatla, hakikatle bağı hepsi kesildi ve paramparça oldu. Öyle ki artık her cümlesi bir duyumla başlıyor,  “demiş”, “aslında öyle değilmiş”, “şöyle demek istemiş de, şöyle anlaşılmış” vb. ile devam ediyor. Hatta bu tarz bir hayat felsefesi oluştu; hiçbir şeyde sebat etmeden, merak etmeden, ilgi duymadan, sorgulamadan adeta “uydum ortama” ortam ne derse o odur ve bundan başka hakikat yoktur kafasında! Bir de kendi duygularına yakın bir taraf buldun mu işler daha da bir kolaylaşıyor. Bu basmakalıp, sığ yaşam algısı, yaşam biçimi ile hakikati kendi kendimize karartıyoruz. Bir dönüp baksak hayatımıza, gündelik hayatta kendi kendimizi bile ne çok tevil ediyor ve kendimize ne çok tezvirat yapıyoruz. Belki de bu kadar çok konuştuğumuz için hakikat konuşmuyor bizimle. Her cümlemiz bir öncekini mahkûm ediyor. Her noktadan sonra bir nedamet başlıyor. Ne kadar da umursamaz oluyoruz gerçek karşısında. Bir şey aramıyoruz sadece kayboluyoruz. Kaybolmak istiyoruz hatta öyle bir kayıp ki kendimizin bile arayıp bulamayacağımız bir şekilde...

Kayıtsızca önümüzde duran bu dünyanın birden güzel bir yer olmasını diliyoruz; her halde düşsel görüntüler geçidine bakıyor ve her şeyin bir kâbus olduğunu düşünüyoruz. Uyanınca geçeceğini düşündüğümüz bir dünya. Kim bilir bizi korkutan her şey en derinde, özünde çaresizce sevgimizi, irademizi, ümidimizi, azmimizi, zihnimizi istemelerini seyrediyor oluşumuzdandır. Öyle ya baktığımız zaman bir karar noktamız, iyi ya da kötü bizi bizden alacak bir tutkumuz kalmamış görünüyor. Yoksa bu dünyada bu kadar zulüm böyle -rağmen- gerçekleşmez değil mi? Her gün ekranların karşısında bandığımız bir anlık sevinçlerin karşılığında bu kadar yoksunluk, bu kadar yalan, bu kadar hüzün neden olsun ki? Ölüm, acı, keder ne ırk soruyor ne mezhep soruyor ne de dil soruyor hatta sınır bile tanımıyor. Zalim adres sormadığı gibi, insan da insanlık, adalet, merhamet, hak, hakikat aramıyor. Galiba Dogen Zenjı’nin dediği “Kolay yolu arayanlar doğru yolu aramazlar” gerçeği gibi, kendimizi kolay olanda kaybediyoruz. Bir hakikat arayışında değiliz. Umutsuzluk, enaniyet, boş vermişlik bunlar halimizin resmidir. İnsandan topluma halka halka genişleyen halin özeti…

Bugün kendimize yani insana baktığımızda, meylimiz ve isteklerimiz nereye denk düşüyorsa o olduğumuzu unutmamamız gerekiyor. Şayet gerçek manada hürriyet ve hürriyeti aramadıkça ne gerçek saadet ne de hem insan hem de eşyanın terakkisi mümkün değildir. Bugün Müslüman kimliğin en temel görüşü, temel esası olan “tüm insanlığın refahını sağlama sorumluluğunu üstlenmek” gibi bir meyil ne yazık ki yok.  Etrafta olup bitene baktığımızda tam da vaziyet Mevlana’nın yıllar önce tespit ettiği gibi. O, “Zerzevatçı bağırır, sarraf bağırmaz. Eskici bağırır, antikacı bağırmaz. Söyleyecek sözü, fikri değerli olan bağırmaz. Çünkü bağıran düşünmez, düşünmeyen ise kavga eder” demiştir. Şimdi bir de onun şu leziz tarifi ile baktığımız da galiba neye benzediğimiz biraz daha somutlaşmış olur. İster ferdi halimizi ister toplumumuzun halini değiştirmek istiyorsak kendimizi değiştirmek ve kendimizi doğru tarif etmek zorundayız. Ahlakımızı gözden geçirmek ve varsa bozulma, yozlaşma oraları tamir etmeliyiz. Müslüman olarak, ‘gücü’ ahlakını şekillendiren değil; ahlakın gücüne, onun iyileştiriciliğine talip olmaktan geçiyor. Eğer bütün bu yukarda zikrettiğimiz tablodan çıkmak istiyorsak, bu gidişatın değişmesi gerektiğini düşünüyorsak o zaman Ataullah İskenderi’ye kulak verelim ve “sakın ümitsizliğe kapılıp, kapılar kapandı deme, kapıyı ısrarla vurana kapı açılır” unutmayalım! Hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMİ

“Buraya, küçük mutlu güneşler koydum.

Günlerimiz karanlık ve çok soğuyor 

bazı akşamlar, ısınırsın.”

(Birhan Keskin, Fakir Kene)

Not: Hayatın melodisi sokaklarda yankılanıyor. Bazen bir yangın yeri bazen bir hüzün durağı, bazen yalnızlık rıhtımı… Nuri Tüfekçi’nin dediği gibi: “Gün şarkı gibi. Tam yerinde giremiyorsun, girdin mi çıkamıyorsun!” Bu hafta bize Ahmet Kaya misafir ve “Hep Sonradan” diyor. Dinliyoruz. 

Bize Kadar

1-Çin atasözünde denir ki; “Kurbağalar için gökyüzü kuyuların ağzı kadardır.”

2-Cemil Meriç, “Yaprak ağaçtan düşünce, rüzgârın oyuncağı olurmuş” der. İnsanın düşerken ki halini ne güzel özetlemiş.

3-Bak! İbn-i Haldun geçmiş zamandan ne demiş lakin geçmemiş.  “Merhamet, masum olduğu için her kalbe misafir olmaz.” Bugün merhamet yok, çünkü masum yok. Her gün daha çok kirlenip, kirletiyoruz.

4-Bu da güzel bir kenara yazmalısın… “İnsanlar sizi eskisi gibi kullanamadıklarında, değiştiğinizi söylerler” diyor, Paulo Coelho.

5-Bu Hafta, Dücane Cündioğlu’nun yeni çıkan kitabı “MOTTO”yu okuyalım. İyi olmaz m?

Dağarcık

“Haydi, tüketiciliğin en üst noktasına dönelim. Bir içecek alalım. Starbucs kahvelerinden biri. İtiraf etmeliyim ki düzenli olarak içiyorum. Ama Starucks’tan kapuçino aldığımızda, epeyce ideoloji aldığımızın farkında mıyız? Hangi ideolojiyi? Starbucks’a girildiğinde orada çoğu zaman şu mesaja sahip posterler sergilenir: evet, bizim kapuçinomuz diğerlerinden pahalı ama biz gelirimizin %1’ni sağlıklı kalabilsinler diye Guatemalalı çocuklara veriyoruz. Su tedariki için bazı Sahralı çiftçilere, organik kahve yetiştirebilmek için ormanları kurtarmaya vs., vs. Bu çözümün ustalığını takdir ediyorum. Saf, basit tüketiciliğin eski zamanlarında bir ürün alırdınız ve kendinizi kötü hissederdiniz. Tanrım Afrika’da insanlar ölürken ben sadece bir tüketiciyim. Yani ana fikir kafa karıştırıcı, saf tüketiciliğin etkisini yıkmak için, bir şeyler yapmanız gerektiğidir. Örneğin, bir hayır kuruluşuna bağışta bulunursunuz filan. Starbucks sizi tüketici kılıyor. Vicdan azabı çekmeyen bir tüketici… Çünkü tüketicilik ile savaşacak karşı tedbirin bedeli zaten metanın bedeline dâhil edilmiş durumda. Sanki bir parça daha fazla ödeyerek yalnızca bir tüketici olmuyorsunuz ama aynı zamanda çevreye yoksullara, Afrika’da açlık çeken insanlara karşı görevinizi yerine getiriyorsunuz. Bence tüketiciliğin nihai biçimi budur.” (Slovaj Zizek)

TEKKE

“Unutma! Henüz tam kavrayamadığın bir şeyi inkâr etmek, henüz kanıtlanmamış bir şeyi kabul etmekten aşağı kalır değildir.”(İbn Sina’dan tadımlık)

Bir lahza

“Bu kadar sorunlu bir dünyada size doğanın fotoğraflarını gösterdiğim için hiç pişman değilim.” (Yakın Plan, Abbas Kiarostami, 1990)