Son günlerde yaşadığımız afetler ruh ve beden dengemizi bütünüyle sarstı. Bir anda her şey ters yüz oldu ve ne kadar zayıf, ne kadar aciz olduğumuzu hissettik. Acziyetimizi unutup gaflet denizinde yüzerken, bedenimizi ve ruhumuzu kuşatan bir tehlike çemberinin içinde bulduk kendimizi. Rabbim deprem, çığ ve kazalarla bizi sınadı, bize zayıflığımızı, ihtiyaçlı oluşumuzu hissettirdi ve mutlak güç ve kudret sahibine dönmeyi ona duada bulunmayı öğretti.
Afetler hayatla kurduğunuz bağın sanıldığından daha ince ve daha kritik bir noktada olduğunu öğretiyor. İnsanın yaşamı birkaç dakikada değişiveriyor. Dünya ile hiç ölmeyecekmiş gibi bağ kuran fertler bir sarsıntı ile ölümün sokağına giriyor ve o sarsılmaz zannedilen bağın bir kıl kadar ince olduğunu görüyorlar. Birkaç dakika içinde her şey değişiyor, düşleriniz yıkılıyor ve yaşamla bağınızı yeniden kurabilmek için var gücünüzle çaba gösteriyorsunuz.
Yıkıntılar arasında kalan ve yaşamla ölüm arasında gidip gelen kişi için nefes alıp vermenin dışında neyin önemi olabilir ki? Ölümün ayak seslerini işitmeye başlamışsanız, burada sahip olduğunuz statü, para ve mevki gibi dünyevi metaların hiçbir önemi kalmaz. Böyle durumlarda birkaç dakika daha nefes alıp verebilmek için her şeyinizi feda etmeye razı olursunuz.
Kurumuş bir yaprak kadar zayıfsınızdır fakat hayatınızın tek düze devam edeceğini zannedersiniz. Oysa yaşamın içinde ölüm, hastalık, yaşlılık ve yoksulluk gibi imtihanlar vardır… Hayat denen şey bütün bunlara gebeyken siz kibre kapılıp kendinizi nasıl muktedir görebilirsiniz ki? Acziyetinizi unutup nasıl hükümranlık kurmaya kalkabilirsiniz ya da? Kurumuş bir yaprak kadar ince, bir kıl kadar zayıf olduğunuzu unutmayın ve gerçek güç ve kudretin sahibine teslimiyet gösterin.
Afetlerle sınandığımızda gözümüzde devleştirdiğimiz her şey geçerliliğini kaybeder ve sahip olduğumuz imkânların birer emanet olduğunu fark ederiz. Böyle durumlarda direncimizi artıracak iki şey vardır; iman ve teslimiyet. Eğer ölümle burun buruna gelmişsek, nesneler anlamını yitirir ve kendimizi Allah’a hiç olmadığı kadar yakın hissederiz… Her şey silinir, olaylar, nesneler, sahip olduğumuz ya da olmayı hayal ettiğimiz ne varsa kaybolur… Ve kendimizi Allah’a hiç olmadığı kadar yakın hissederiz. Baki olan O’dur, güç ve yetki sahibi O’dur, her şey O’nun elinde ve yetkisindedir. Biliriz ki, bu çıkmaz dehlizlerden bizi ancak O kurtarabilir…
Doğal afetler acının müşterek bir dilinin olduğunu ve böyle durumlarda vicdanların harekete geçip bir dayanışma ağına dönüştüğünü gösteriyor. Afet ve kaza gibi durumlarda insanlar hangi dine, hangi kültürel ya da etnik yapıya, hangi ideolojiye, hangi gruba ait olurlarsa olsunlar acıya duçar olmuş kişilerin yanlarında yer alır, alıyor ve onların yaralarını sarmaya çalışıyorlar. İnsanın fıtratında mevcut olan ancak zamanın kirleri ile örtülen dayanışma duygusu doğal afetlerde bütün yoğunluğu ile ortaya çıkıyor ve ihtiyaç hâsıl olduğunda insanlar sahip oldukları bütün imkânları seferber ederek acıya maruz kalan kişinin yanında yer alıyorlar. Nitekim yakın zamanda yaşadığımız deprem hadisesinde Suriyeli bir gencin kendisini yıkıntılar altından çıkarıp yardımcı olduğunu açıklayan genç bir kadın duygularını gözyaşları içinde aktarmıştı.
Ülkemiz deprem bölgesinde yer alıyor, uzmanlar olası bir sarsıntı için alınabilecek önlemler hakkında bilgiler veriyorlar. Uzmanların verdiği tavsiyeler yabana atılmamalı, ülkenin yöneticiliğine soyunanlar gerekli önlemleri almalı ve halka güven vermelidirler. Yoksa çocuklarına ekmek parası götürebilmek için ağır şartlarda çalışan insanlarımızın neye gücü yetebilir ki! Onların duadan başka yaslanacakları bir şeyleri yok…
Allah yâr ve yardımcımız olsun.