Katolik Kilisesi’nin başı olan Papa Francisco’nun İrlanda’ya yaptığı ziyaret sebebiyle bir kez daha gündeme gelen kiliselerde yaşanan taciz olayları dünya gündemine oturdu. Papa bu iğrenç suçlardan acı ve utanç duyduğunu söylese de dünyanın her tarafında Hıristiyan din adamlarının adları sürekli olarak taciz ve tecavüzlerle birlikte anılmaktadır.  Bu iğrenç olayların Katolik din adamları arasında çok daha fazla yaygın olm+asında,  bu en büyük Hıristiyan mezhebinin insan fıtratına aykırı olarak evliliği yasaklanmış olması en büyük etkendir.  Hıristiyanlık esasen tüm mezhepleriyle din ve dünya; din ve devlet ayrımı yapar. Laiklik de zaten bu anlayışın ürünüdür.  Yani laiklik batının içimize soktuğu ve bize tamamen yabancı olan bir kavramdır. Hiçbir zaman da İslam’la bağdaşmaz ve barışmaz. Bir Hıristiyan laik olursa diniyle çelişmez ama bir Müslüman laik olmaya kalktığı zaman diniyle çelişir.

İslam, esas itibariyle din ve dünya ayrımını temelden reddeder.  Dindarlığı dünya nimetlerinden kopup uzlete çekilmekte değil tam aksine “insanların en faydalı olanı insanlara en çok faydası dokunanıdır” anlayışı ile ve dünyayı imar etme sorumluluğu ile hareket eder.  Ama İslam, aynı zamanda maddeyi adeta kutsayan anlayışları ve serveti hoyratça harcamayı da reddeder. Hıristiyanlık bütün mezhepleriyle din-dünya ayrımı yaptığı gibi, insanları da din adamı ve dünya adamı diye ikiye ayırır.  Din adamlarını dünyevi işlere bulaşmaktan meneder.  Katolik mezhebi ise daha da ileri giderek rahip ve rahibelere evlenmeyi yasaklar. Diğer insanlara da evlendiklerinde boşanmayı yasaklar. Tabii her iki uygulama da insan fıtratına tamamen terstir. Eğer kişi bir yanlış evlilik yapmış ise boşanmak neden yasak olsun ki?

Vatikan’ın din ve dünyayı ayrı, ayrı tasavvur etmesine rağmen papalık tarih boyunca burnunu siyasetten çıkarmamıştır. Özellikle -kendi isimlendirmeleriyle- ortaçağda çok karanlık işlere imza atmış,  İslam dünyasına karşı düzenledikleri haçlı seferlerinde görüldüğü üzere zaman zaman çok büyük siyasi ve askeri güç halini almıştır. Hatta bir dönem Avrupa’da kralları makamlarına oturtan ve gerektiğinde de onları azleden bir güce ulaşmışlardır. İslam’da ise ruhbanlık yoktur. Dolayısıyla din adamı ve dünya adamı diye bir tasnif de yoktur. İslam herkesi dinin sahibi ve koruyucusu olarak görür. Ama ruhbanlığın olmaması kargaşanın olması anlamına gelmez. Ruhbanlık yoktur ama  -diğer ilim dallarında olduğu gibi- dini ilimlerde de uzmanlık vardır. Müçtehit imamlar bu dini en iyi anlayanlar olarak görüşleri herkesçe muteberdir. Ama onların kendi görüşlerini din diye sunma yetkileri yoktur. Yaptıkları şey tamamen ilmi kriterler içerisinde kalarak bu dinin fıkhını ortaya çıkarmaktır. İslam insanda bir yaratılış gerçeği olarak var olan cinsi duyguların varlığını inkâr etmez. Aksine ikrar ve itiraf eder.  Ama insanda var olan bu duyguların,  bu ihtiyacın yasak ve haram yollarla değil de meşru bir yolla giderilmesini emreder. Bunun da tek bir yolu vardır ve o da nikâhlı olarak beraberlik yani evliliktir. İslam,  nikâh bağı ile cinsi hayatı fıtratın bir gereği olarak ihtiyaç olarak gördüğü gibi insan neslinin yeryüzünde sağlıklı bir şekilde devam etmesi ve  temiz nesiller yetişmesi için de gerekli görür. 

Buna mukabil İslam, cinselliğin insanlık onur ve değerini ihlâl edecek biçimde kontrolsüz kullanımını yasaklar. Nikâhsız birlikteliklere asla müsamaha etmez ve zinayı en ağır suç sayar. Zinaya götüren yolların başında gelen çıplaklığı yasaklar, kadın-erkek ihtilatına karşı çıkar.  Evlenip de çoluk- çocuk sahibi olanların rızkını temin etmeyi Allah yolunda cihat etmekle denk tutar.  Ardından hayırlı bir evlat bırakanların amel defterinin kapanmayacağını müjdeler. Bin yıl boyunca İslam’ın bayraktarlığını ve Müslüman dünyanın koruyuculuğunu yapmış bu aziz milletin yaşadığı bu topraklarda zinanın tamamen serbest bırakılmış olması ise tam bir utanç ve yıkım vesilesidir.  Bu konuda devletin zirvesinden gelen “zina konusunda hata ettik” itirafının gereği olarak zina bir an önce, derhal ve hemen tümüyle yasaklanmalıdır. Yoksa yarın çok geç olur.