Müslümanların güçle, iktidarla imtihanı çok da hayırlı neticeler vermediği gibi gidişat olarak da umut vaat etmiyor. Adeta “iktidar çürütür” savı doğrulanıyor. Azınlık iken, imkanlardan ve güçten uzak iken, bir iddia ve gerçekten de “dava” derdinde iken çok daha üretken (İktidar gücünden yoksun iken sahip olunan şair, yazar, kültür ve düşünce adamları ve eserleri ile iktidar gücüne sahip olunduktan sonraki dönemin benzer bilançosunu karşılaştırın. Aradaki farkı görün), samimi ve tutarlıydı Müslümanlar. En azından gayet samimi bir şekilde dava namusunu güdüyorlardı ve birtakım farklı hesaplarından peşinde değillerdi. İçten pazarlıklı olmak da yoktu, “kutsal ittifaklar” da.

Şu anki durumu iyi anlamak için aradan biraz daha zaman geçmesi gerek muhakkak. Ancak mevcut manzara da yeterince ipucu veriyor. Önceden, iktidar ve güç, bir davanın vasıtası olarak görülürken, bugün o durum tam tersine dönmüş durumda. İktidar ve gücün mahiyeti değişmiş ve “amaç” haline gelmiş vaziyette. Öyle olunca da, kayıtsız şartsız bir iktidar ve güce sahip olunduğu halde, ortaya ciddi bir eser konulamıyor. Vasıta amaç haline gelince, üretkenlik de bitiyor.

Kültür-sanat, düşünce, ekonomi vs alanındaki genel bereketsizlik, güç ve iktidar sarhoşluğunun tezahürü olarak görülebilir. Netice itibariyle, üretkenliğin menbaı yoksunluk ve o yoksunluk yerini tatmine bıraktığında ortaya bir sonuç çıkması da mümkün olmuyor. Demek ki, muhalif olmak (genel manada dünyaya ve dünya üzerindeki zulüm düzenine), eleştirmek, sorgulamak, daha iyisini yapabilme iddiasında olmak, yani alternatif olmak ortadan kalktığında, üretkenlik yerini bereketsizliğe bırakıyor ister istemez.

Halbuki, İslam ideali ve davası, mevcut küresel sömürü ve zulüm düzenine alternatif olma iddiasındaydı ve bunu gerçekleştirirken de ortaya ciddi manada eserler konabiliyordu. İmkanların yetersizliği, gücün ve otoritenin uzağında yer almak yoksunluğa sebep olsa da, bir bereketsizlik üretmiyordu. Bugünün “çorak tarla” atmosferi ise, her türlü imkana rağmen ortaya hiçbir şey koyamamanın utancını yansıtıyor.

İktidarla ve güçle haşır neşir olmanın kaçınılmaz bir sonucu olmasa bile, bu güce sahip olanların vermesi gereken bir imtihan aslında bu durum. İktidar sarhoşluğuna kendini kaptıranlar,  gerçek amaçlarından sapıp gücün cazibesine kapılıyorlar. Bu uğurda kurulan “kutsal ittifaklar” bile aslında bu durumun bir ön habercisiydi zaten. Amaç birliği olmayanların güç uğruna aynı saflarda yer alması, iktidarın “amaç” olmasından kaynaklıydı. İktidar sarhoşluğuyla birbirleriyle olan hesaplarını kesme çabası da yine aynı “amaçlarından” olsa gerek.

“İdeal” ve “iddia” olarak İslam Birliği’ni konjonktüre uygun görmeyip, faizi “dünya gerçeği” sayan bir zihinsel evrim de iktidarın ve gücün amaç haline getirilmesinin ürünüydü. Aynı şekilde, AB’nin bir amaç haline gelmesi de, aynı güdünün sonucudur. Elbette ki, burada üstünde durulması gereken asıl evrim, küresel sömürü ve zulüm sistemine alternatif olma iddiasının yerini “sisteme entegre olabilme” derdinin almasıdır.

Aslına bakılırsa, “her devrim kendi çocuklarını yer” kuralı da işliyor denebilir. Gerçi ortada bir devrim olmasa da, kurulmuş olan “kutsal ittifak”ın çatlaması da meselenin tabiatı gereği gibi. Binbir türlü hesapla girişilen ve gücü, iktidarı paylaşma odaklı yürüyen bu pragmatik ilişki, herhangi bir iddia, ideal ve dava ortaklığı gütmediği için de bozulmaya mahkumdu.

Velhasıl-ı kelam, iktidar sarhoşluğuna yenilen bünyeler, birbirlerinin hesabını kesmekte hiçbir beis görmüyor. Müslümanların böylesi bir güce ve iktidara sahip oldukları halde hiçbir şey üretememesi, hem ortada bir ideal kalmamasından hem de gücün bozucu etkisinden kaynaklanıyor. İktidar çürütüyor ve buna karşı duracak bir çaba da ortalarda görünmüyor.

BURAK KILLIOĞLU