Güçlü-kuvvetli birisinin bir çocuğu veya ondan zayıf birisini dövmesine, insanların yürüdüğü kaldırıma bir aracın konulmasına, balkondan veya pencereden sokağa çöp atılmasına, yolculuk esnasında bağıra çağıra konuşulmasına, bir kişinin bir kediye veya köpeğe eziyet etmesine, kırmızı ışıkta insanlar beklerken birisinin karşıya geçmeye çalışmasına, alışveriş yaptığımız marketin aşırı fiyatla satış yapmasına vb. gibi davranışlara karşı kendiliğinden ya da doğal olarak tepki gösterirler insanlar. Benzer tepkiler başka davranışlarda da söz konusu olabilmektedir. Eğitim çağına gelmiş çocuğunuzun okula kaydının yapılmamasına, nedensiz elektriğinizin veya suyunuzun kesilmesine, arsanızın veya arazinizin üzerine başkası tarafından bina yapılmasına, yayınladığınız bir kitabın yasaklanmasına, çalıştığınız kamuda aynı işi yapan bir diğerine fazla ücret verilmesine vb. farklı şekilde olsa bile tepki gösterilir. Kısaca insanlar yaşadığı, hatta öldükten sonra da davranışları, eylemleri, durumu, konumu hukukun konusudur. Sağ veya ölü doğumu şartıyla, ana karnına düştüğü andan itibaren ölümüne kadar o insan hukukun muhatabıdır, öznesidir. Bir başka ifadeyle, hak, görev, yükümlülük ve sorumluluk sahibidir. Elbette günlük yaşayış içinde gerçekleşen davranışların hukukun ilgili kuralına uygun olup olmadığını o anda belirlemeğe gerek yoktur, zaten böyle bir tutum da işin doğasına aykırıdır. Fakat bilinsin veya bilinmesin bir güdü, bilinç veya algı, insanın doğasında bulunmaktadır.

 Bu bağlamda, hukukun mahiyeti, gereği, zorunluluğu, işlevi, amacı, önemi ve değeri gibi konuların üzerinde düşünülmeye başlandığında, varlık olarak insanın doğasına, yani fıtratına başvurulması gerektiği ileri sürülmüştür. Böylece hukukun kaynağını insanın doğasında, fıtratında arayan ve “Doğal Hak”, “Doğal Hukuk” (Droit Naturele) olarak adlandırılan görüş ortaya çıkmıştır.

 Düşünce tarihinin başat niteliği olan “karşıtlık” ilkesi bu alanda da kendini göstermekte gecikmeyecektir. Öncelikle, hukuku, insanın doğasına dayandırırken, insan varlığının nasıl tanımlandığına, bundan ne anlaşıldığına ve nasıl betimlendiğine bakmak gerekmektedir. İnsan, duyan, akıl eden, sezen vb. bir varlık olduğuna göre, belirleyici yeti olarak hangisi esas alınmalıdır?

 Genel olarak, en azından çoğunluk itibarıyla insanın akıl yetisinin esas alınması görüşünü savunanlar ağırlıkta oldukları için Doğal Hukuk akla dayandırılmıştır. Bu görüş, özellikle Yeniçağ düşüncesinde “Akılcılık” ana çizgiye bir süreliğine olsa da yerleştiği için, “Akılcı Doğal Hukuk” egemen bir konum edinmiştir.

 Ancak “akıl” üzerinde yapılan tartışmalar, irdelemeler sonucu, bunun salt “beşeri” olarak tanımlanması ve kabul edilmesi yeterli görülmeyerek, “ilahi” ya da “kutsal” olduğu görüşü ortaya çıkacaktır. Böylece “İlahi Doğal Hukuk” adlandırılmasının daha doğru ve yerinde olacağı ileri sürülecektir. Özetle “beşeri” veya “ilahi” kabul edilmiş olsa bile, hukukun kaynağı, aynı zamanda temel ilkelerinin çıkartılacağı kaynak konusunda genel bir uzlaşma sağlanacaktır. Elbette yeni sorular, tartışmalar, irdelemeler, değerlendirmeler sürüp gidecektir ve bugün de sürmektedir.

 Çok kısa, sınırlı ve kısaca değinilen bu bilgiler bağlamında, hukukun, her zaman olduğu gibi, gündelik tartışmalarda yeri ve etkisi ne kadardır?

 Öyle görülüyor ki, bu ve benzer soruları göz önüne alarak tartışma, irdeleme ve değerlendirmeler yapıldığı bir tarafa, en basitinden bir hukuk bilgisinin, daha açığı “hak” duygusunun insanı göz önüne alarak yapıldığını söylemek bile zor görünüyor. Tıpkı, siyaset ve iktidar gibi, insanı göz ardı ederek açıklanamayacak bir sorunu algılama, anlama, kavrama ve uygulama gerçekliğinde olduğu gibi. Kaldı ki, siyaset ve iktidar olguları bile, kaba, ilkel, yabanıl, hoyrat bir güç olarak anlamanın ve uygulamanın ötesine geçememektedir.

 Belki de, yöntemli, kavramlar bağlamında sistemli düşünme eksikliği veya yetersizliği, temelde yatan bir sorun olarak orada durup durmaktadır. “Kendini bil!” demişti Sokrates. “Kendini bilmek gibi irfan olmaz” denilmiştir kültürel birikimimizde!