Değerli Milli Gazete okuyucuları, sizlerle bugün Alman kamuoyuna hitaben bir Alman gazetesinde kaleme aldığım yazıyı paylaşmak istiyorum.
Buyurun, birlikte okuyalım.
Sorumluluk taşıyan siyasetçilerin, özellikle de demokratik ülkelerdeki devlet ve hükümet başkanlarının siyasi tutumları hayati önem taşımaktadır.
Beklenmedik durumlarda, saldırılar karşısında ya da kriz zamanlarında sergiledikleri davranışlar yalnızca kendi toplumlarını değil, aynı zamanda uluslararası düzenin yönünü de belirlemektedir.
Bugün gelinen noktada, dünyanın nereye doğru sürüklendiğini görmek için uzun analizlere artık gerek yoktur. Bir devlet başka bir devlete açıkça şiddet uyguluyor, ancak hukuki ve siyasi bedeller saldırgana değil de saldırıya uğrayan yönetime ödetiliyorsa, ortada net bir gerçek vardır: Burada hukuku değil, gücü esas alan bir düzen işlemektedir.
ABD’nin Venezuela’ya yönelik tutumu, ne demokrasi ne de insan hakları söylemleriyle açıklanabilir. Bu kavramlar giderek, ekonomik ve stratejik çıkarların gizlendiği bir perdeye dönüşmüştür. Kararların merkezinde enerji kaynakları ve jeopolitik hesaplar yer almaktadır. Böylesi bir yaklaşım yalnızca uluslararası hukuku zedelemekle kalmamakta, aynı zamanda dünyanın başka bölgelerindeki benzer hukuk ihlallerine de dolaylı bir meşruiyet kazandırmaktadır.
Venezuela yönetiminin iç politikadaki hataları, yolsuzluk iddiaları ve halkın yaşadığı ağır sıkıntılar inkâr edilemez. Ancak bunların hiçbiri dış müdahaleyi ya da uluslararası hukukun fiilen askıya alınmasını meşrulaştırmaz. Aksi yöndeki her tutum, uluslararası hukuku evrensel bir ilke olmaktan çıkararak, güçlülerin keyfine göre kullandığı bir araca dönüştürür.
Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından hakkında tutuklama kararı bulunan Vladimir Putin’in, Donald Trump tarafından Alaska’da kırmızı halıyla karşılanması ve kamuoyu önünde övgüyle anılması, ABD Başkanı’nın “hukuk” ve “hukuk devleti” anlayışını açıkça ortaya koymaktadır. Güce dayalı bu çifte standart, uluslararası düzenin temellerini adım adım aşındırmaktadır.
Almanya’daki siyasi söylemin de ciddi biçimde sorgulanması gerekmektedir. Uluslararası hukukun açık ihlallerini “karmaşık” olarak nitelemek, gerçeği açıklamak değil, onu perdelemektir. Avrupa’nın sıkça atıfta bulunduğu değerler, ancak açık, tutarlı ve inandırıcı bir şekilde savunulduklarında anlam kazanır.
Dolayısıyla mesele yalnızca Venezuela değildir. Asıl mesele, dünyanın yeniden “güçlü olanın otomatik olarak haklı sayıldığı” bir düzene sürüklenip sürüklenmediğidir. Eğer Avrupa — ve özellikle Almanya — bugün sessiz kalırsa, yarın kendi kapısının önünde yaşanacak benzer hukuk ihlallerini eleştirecek ahlaki zemini de kaybedecektir.