VAAT VARSA VADESİ 500 GÜNDÜR

Bir politikacı, bir işi yapacağına, yerine getireceğine dair söz veriyorsa; vaatte bulunuyor, vaad ediyor (vadediyor) denir.

Bir politikacı vaad ettiklerini yapmak, gerçekleştirmek, ispatlamak ve halkına göstermek için zaman talep ediyorsa, vade istiyor denir.

Bir politikacı vaatte veya vaatlerde bulunup vade de istemişse ve seçimi de kazanmışsa, halka düşen, vade biterken vaatlerin hayat bulacağına inanarak beklemektir. Çünkü sonrasında “Her şey ben yaşarken oldu” diyeceklerdir.

Vaad eden, vade isteyen politikacılarımıza en iyi örnek, geçip gitmiş parti başkanlarından ve seçim aralarında dahi hükümetlerin değiştiği geçen asırda yaşamış Süleyman Demirel’dir.

Bugünlerde yıldönümü dolayısıyla hatırlanan 12 Eylül’ün bir gün öncesinin Başbakanı Demirel, meydanları “Kurtarıve bizi baba” diye inletenleri, 12 Eylül 1980’de “Kurtlara verdi”ğini unutturmuş ve Kasım 1991’de “500 günde kurtaracağım” vaadiyle tekrar başbakan olmuştu.

Enflasyon var, pahalılık var, işsizlik var, geçim sıkıntısı var, Karadeniz’in dibinde doğal gaz, Gabar’ın altında petrol var, var oğlu var…

Demirel’de de vaad var, vade isteme var:

“Beş yüz günde kurtaracağım!”

Kurtarılmaya alışkın milletimiz için beş yüz gün ne ki? Üç rakamıyla biten tarih değil, henüz girmediğimiz yüzyıl değil.

Demirel seçimi kazanmış ve başbakan olmuştur. Günleri sayan bir gazeteci, çok cesaretli olmayan ve güveneceği arka aramayan bir gazeteci, görevi gereği yaklaşıp sorar merhum Demirel’e:

“Vaatleriniz vardı ve beş yüz gün vade istemiştiniz! Vaatlerinizi gerçekleştiremediğinize göre, yeni bir vade planı mıdır aklınızdaki?”

Kelime kelimesine olmasa da bu minvaldedir, adını önemsemediğimiz o gazetecinin sorusu.

Türkiye merak içindedir, dikkatler ayağa kalkmıştır. Acaba cevap ne olacaktır?

Değişmeyen ve değiştirilmesi dahi düşünülmeyen politikacıların tipik örneği Demirel, yazılı aynaları okuyarak değil, irticalen konuşur ve cevap verirdi. Önce gazeteciyi inceledi, süzdü ve sorusuna, soruyla karşılık verdi.

“Beş yüz gün doldu mu?”

“Hayır efendim! Dört yüz doksan beş gün oldu.”

“Beş yüz gün dolmamışsa, daha beş gün varsa, böyle bir soru sormak abesle iştigaldir. Binaenaleyh beş yüz günün hitamında, biz halkımıza hesap vermeyi biliriz. Doğmamış çocuğa don biçmek fevkalade yanlıştır, hatadır, ayıptır. Herkes işine baksın!”

Türk siyasetinin standart örneklerinden merhum Demirel, vaatli ve vadeli bir politikacımız idi.

Günümüzde ise yazılacak olan Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’dır.  

Onun bir haberini halka ve medyaya verirken, kara tren katarı gibi başlıklar üreten iletişimcilerini hep takdir ettiğimizi de belirtelim.

“Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) 30. Olağan Genel Kurulu ve İhracatın Şampiyonları Ödül Töreninde...”

Şampiyonlar, son haftaların en moda kelimesi: “Başarılı ihracaatçılar” diyecek kadar mütevazı olamayız. İtibardan tasarruf yapmayacaksak hem...

“Ödül töreninde konuştu” yetmez, “Mesaj verdi” yazarak, içine güç de katmış oluruz.

“Bir süredir dünya ile birlikte başımızı ağrıtan enflasyon meselesini tek haneli rakamlara düşüreceğiz.”

“Büyüme ekseninde hedeflerimize doğru ilerleyeceğiz.”

“Enerji yükünü Karadeniz gazı, Gabar petrolü, Akkuyu Nükleer Santraliyle asgariye indireceğiz.”

“Güçlü Türkiye yoluyla güçlü ihracatımızı rekordan rekora taşıyacağız.”

Çok alkış alan ve tamamı internet sitelerinde olan Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın verdiği bu mesaj cümlelerini konuşmasının iki paragrafından aldık...

Geçen asrın politikacısı merhum Demirel’den, yüzyılımızın siyasetçisi Sayın Erdoğan’a.

Vade yok!

Gerçi Sayın Erdoğan’ın partisinden hükümet görevlileri konuştuklarında vade belirtiyorlar, ama kazanılan onca seçimden sonra gerekli olmayabilir bu durum.

“Allah izin verirse, 5 sene içerisinde tamamlayacağımızı düşünüyoruz” demişti mesela, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Sayın Özhaseki, İstanbul için planlayacakları kentsel dönüşümü anlatırken.

YA YAZARLARI NE YAZIYOR DİYE SUAL EDEN OLURSA

Geçen iktidar yıllarını yazan–çizen AKP kalemşorlarının hesap tutturma yazılarını “Vadeli” saymasak da, –çünkü işleri patlıcandan yana olmak değil– onların da çağrıştırdıkları bir geçmiş var.

Adını ve zamanını tarihçilere bırakacağımız bir padişahımız vardı. Düşman donanması Çanakkale’den Marmara’ya girdiğinde, çaresizlik içinde kıvranıyordu hani. Atlar sahiplerine göre kişnediklerinden, vüzerası da çözüm yolu bulamamakta onunla yarışıyordu hani.

İşte o anlarda, “Halayık” sıfatlı hizmetlilerden biri söze girmişti: “Niçin bu kadar üzülüyorsunuz efendim. Surları badanalayalım. Düşman donanması sağlam sansın, çekip gitsinler.”

Olayın tarihe geçmesini sağlayan bu teklif değildir. Sultanın bu teklife verdiği cevaptır: “Ya Rabbi! Şu Arabın aklını bir günlüğüne bana ver, bir gece rahat uyuyayım!”

Çok var ama içlerinden birini bahis mevzuu edeceğiz, padişahın andığı o saray görevlisine benzeyen gazetecilerden.

“Tarihe not düşmek maksadı ile” Dolmabahçe’de 7,5 saat süren toplantıdan çıktıklarında, tarih profesörü bir arkadaşının (Adını yazmamış), “Padişahlar arasında bilime en fazla meraklı olan Fatih Sultan Mehmet idi ama o bile ulema ile yedi buçuk saat boyunca bir arada olmamıştı” demesinden, onun, Fatih’in tüm saatlerini bilmesini değil, kendi ulemalık iddiasını öne çıkararak, Sayın Erdoğan’a övgüye duran ünlü Murat Bardakçı değil anacağımız yazar.

Gururla yazdığı 21 yıllık iktidar döneminde, muhafazakarların zenginleştiklerini duyarsanız, sakın inanmayın, diyor bizim adını yazmayacağımız gazetecimiz. Oturdukları semtler dahi muhafazakarların, karlı olmadıklarına dair gösterge imiş.

Algı, yanılgı hesaplarında 21 yılı özetleyivermiş: Hepimizi kapatacaklar, diyorlardı, ne oldu?

Muhafazakarların kız çocukları bile kapalı olmadı. Dahası, “Crop” giymeyen kız çocuğu kalmamış, neredeyse...

21 yılın sonunda AKP iktidarı böyle anlatılıyor. Savunmalarındaki  acındırma hedefli ve ‘’Daha ne yapsaydık yani’’ vezinli yalvarmaları hissetmemek mümkün değil.

Hayaliniz ve vaatleriniz bunlar mı idi? 21 yılın sonunda böyle yazılar yazmayı mı planlamıştınız? Gibi sorular gerekli midir şimdi, bilmem?

Fakat 28 Şubat mağdurlarının hâlâ mağdur olduklarını ve hatta “yine mağdur” edilecekleri günler gelecek itiraflarını, “tehdit alıyoruz”  tehditleriyle ilanlarına da ne demeliyiz; bunu da bilmem?

İNSANIMIZ KAZANILMAMIŞSA NE KAZANILMIŞTIR?