HAYATTAN ESİNTİLER

Geçtiğimiz ay yaşadığımız o çığ felaketini hikmet nazarı ile okumaya çalışırken gözlerimiz kir tutmuş hayatlarımıza takıldı. Ve acziyetimizin, yoksulluğumuzun, yalnızlığımızın ve hatalarımızın farkına varıp daha iyi yaşayabilmek için neler yapabiliriz diye sorduk. Fakat ilginçtir bizler derin izler bırakan bu afeti kültürel değerlerimiz ışığında okumaya çalışırken bölge halkının hiç beklemediğimiz bir tavrı ile karşılaştık. Erzurum esnafı doğal afetlerden korunmak için doğaya 2001 ekmek bıraktılar ve ilginç bir yol denediler. 

Ülkemizde birçok insan açlık sınırının altında yaşarken, haklı olarak bunca ekmeğin ziyan edilmesine şaşkınlıkla bakabilir ve neden diye sorabilirsiniz. Ama İslam’la örtüşmeyen hurafeler geçmişte de vardı bu gün de karşımıza çıkıyor.

Bilim ve teknoloji ne kadar gelişmiş olursa olsun, insanoğlu hangi şartlarda yaşarsa yaşasın tevhidi hayata geçiş yapmadıkça cehaletin kırıntılarından eserler taşıyacaktır. Hatırlarsınız Mekke’de putperestler elleriyle yaptıkları putlara tapıyor sonra da onları yiyorlardı. Cahiliye zihniyetinden tamamıyla arınmadıkça bu trajikomik davranışları sergilemeye devam edeceğiz bu bir gerçek!

İnsanın inanma, güvenme, bağlanma, sevme, sevilme ve dua ile Yaratıcı’sına sığınma gereksinimi vardır. Kişi eğer bu gereksinimini doğru kanala yönlendirmezse düşeceği kuyu mutlaka cahiliye kırıntılarının barındığı kuyu olacaktır ki, bu kuyudan çıkmak sanıldığı kadar kolay değildir. Zira bir şeyin siyah ya da beyaz olduğunu görebilirsiniz ama ara renkleri seçebilmeniz için kuvvetli bir inanca ve ilmi derinliğe sahip olmanız gerekir. O nedenle Müslüman’ın ilk evvela tevhidi ilkeleri kavraması ve içselleştirmesi gerekir. Yoksa bu trajikomik olayların arkası kesilmeyecektir.

ZİMEM DEFTERİ

Osmanlı kültüründe yardımlaşmanın bir parçası olarak bilenen “zimem defteri” geleneği vardı. Mahallede varlıklı kişiler bakkal ya da manav gibi mahallenin esnaflarını dolaşır,   ihtiyaç sahiplerinin onurunu kırmadan onları rencide etmeden borçlarını ödeyip çıkarlardı.

Osmanlı kültüründe kişiler arası ilişkilerin bir parçası olan dayanışma duygusu, çocuklara erken yaşlarda aktarılırdı. Toplumu etki altına alan savaş, işgal, afet, kıtlık ve sefalet gibi durumlarda hayırsever kişiler mahallenin bakkalına gider, borç defterini ister ve yoksulların borçlarını öderlerdi. Varlıklı kişilerin bu hassasiyeti sayesinde ne yoksullar rencide olurdu ne de mülk sahibi kişiler kibre kapılırdı. Hayır çalışması Resulullahın işaret ettiği şekilde vuku bulurdu.

İslam kültüründe yapılan hayrın gizliliğine önem verilmiştir. Osmanlı toplumunda da aynı şekilde bu konu hassasiyetle değerlendirilmiş, ihtiyaç sahiplerinin borcunu ödeyen kişiler izlerini belli etmemeye özen göstermişlerdir.

Son günlerde, İstanbul’da, Bursa’da ihtiyaç sahiplerinin borçlarını ödeyen gizli bir kahramandan söz ediliyor. Söylenenlere göre bu kişi mahallenin esnafını ziyaret ediyor ve borcu olan yoksulların borçlarını ödüyor sonra da ismini söylemeden çıkıp gidiyor. Ekmeğin, suyun, tabiatın ve insan fıtratı nın bozulduğu bir dönemde bir kişinin hikâyelerde dinlediğimiz Hızır gibi gelip ihtiyaç sahiplerinin borcunu ödemesi içimizi gerçekten aydınlattı. Fakat ilginçtir insanlarımız yapılan hayır ve hasenattan ziyade söz konusu şahsın kimliğini merak ediyor ve bunun üzerine yoğunlaşıyorlar.

Ülkemizin herhangi bir şehrinde bir hayırsever kimliğini belli etmeden gelip yoksulların borçlarını ödüyor ve sessizce çekip gidiyor. Şahsın kim olduğunun hiç önemi yok. İyiliğin tedavülden kalktığı bir dönemde hayatını hayra adayan bu kişinin sergilediği tavrı doğru okumalı ve aldığımız şu iki mesajı zihnimize kazımalıyız: Müslüman ihtiyaç sahibinin ayağına gelmesini beklemez aksine onu bulur ve ikramda bulunur. Yardım aşikâr edilmez gizli tutulur ve gizli kalması sağlanır.