Dünya küreselleştikçe, bilgi akışı ve görüntüler anında dünyanın bir ucundan diğerine çok kısa zamanda ulaşınca dünya bir sinema sahne ve perdesini andırıyor. Gerçek olaylar bir kurguya dönüşüyor. Yaşananlar sanki bir film yapımı ve gösterimi, izleyenler de eğlenmek için söz konusu görüntüleri izliyorlar. Görüntülerin sunuluş tarzı da buna dönük. Bilinçli bir kurgu ile hayata bakılıyor veya yaşanıyor. Neyin gerçek neyin kurgu olduğu ise anlaşılamıyor.

İnsan insanın umurunda mı, insan insanın acısını duyumsuyor mu Gözlerini kırpamadan izledikleri onda nasıl bir etki uyandırıyor Uyandırıyor mu yok Bu sorunu kesin bir karşılığı yok. İnsanlık âdeta uyutuluyor.

Savaş filmlerini izlerken insanda uyanan heyecanın sınırları ne kadar ise belki de o kadar bile değil. Çünkü kanıksamışlık çok daha korkunç bir hâl alıyor.

İnsan; acı, sevinç ve hüzünleriyle var. Hüzün insanın en insani yanı. Hissediş ve var oluş hali. İnsanlığın yüreği kurumuş tam bir çölü andırıyor. Çölün de bir anlamı, değeri ve karşılığı var. İnsan yüreğinin kurumuşluğu insanı acımasızlaştırıyor. Kendinin katili hâline bile gelebiliyor. Gözlerinin önünde ölen ya da öldürülen birini gördüğünde yüreği bile sızlamıyor.

Yaşama hakkı insanlığa sunulmuş en önemli durum. İnsan kendisine ne kadar değer veriyorsa kendi dışındakilere de bir o kadar değer verdiği sürece insan olarak bir karşılığı olur.

Kürselleşmede en çok etkilenen de mazlumlardır. Mazlumlar daima o konumdadırlar. Ama egemenlerin dünyasından en korumasız olanlar onlardır. Daha çok sahipsizdirler. Çünkü egemenler insanları iliklerine kadar sömürüyorlar. Onların bütün dünyaları kendileridir. Kendileri dışındakileri asla bir varlık olarak görmüyorlar. Kendilerine ne kadar hizmet aracı olurlar ona bakarlar. İnsanlık köleleridir. Kölelerin varlığı ancak çıkarları oranında değer kazanır. Onların azıcık da olsa semiriyor olması efendileri tedirgin eder.

Mazlum ve mağdurların solukları çok güçlüdür. Bir bakışları bile sarsma adına çok etkili olabiliyor. Bütün bu değerlendirmeleri genelden bütünden, bütünden teke de indirilebilir. İnsan tekinin kendini savunma ve yaşama hakkı kıymetlidir. Fakat o başkasına zarar vermeden, başkalarının sınırlarını zorlamadan alanında var olabiliyorsa değerlidir. Ayakları üzerinde durabilmesi varlık bilinci oluşturur.

Güçlü olanlar, yani zalimler sınır tanımazlar. Dünya mülkünü salt kendileri için varsayarlar. Güçlülerin çatışması, gerilimi, çekişme ve savaşlarında mazlum ve mağdurlar ezilirler.

İnsan yüreğinin çölleşme sonucudur bu acımasızlıklar. Adeta o tip insanların sinirleri çekilip alınmış oluyor.

Sorumluluk duygusu silinir katı yüreklerde. Aslında onlara çöl yürek demek de doğru olmaz. Taş yürek demek de. Çünkü onların ve oraların da bir yüreği var ve yakıcıdır. İçli bir müzik nasıl insanın içine işliyorsa çöllerde esen rüzgârların yakıcılığı türkü ve şarkılar gibidir. Kumlar da kayalar da ondan etkilenir ve beslenirler. Kumlar yüze vurdukça hissedilen acı ne neyse o acı kum tanesinin yüreğinde de olur. Yüreği yanık insanın yakıcılığı o yakıcı olan kum taneleri gibidir ve etkisi çok güçlüdür.

Dünyalıklarla ruhları ve kalpleri dolu olanların duyguları olmaz. Onları tam bir kuşatma altındadırlar, köledirler. Malın ve dünyalıkların kölesidirler. Onların sevgileri de salt kendilerinedir. Bencildirler. Onların hayatlarının ötesinde bir başka hayat asla yoktur. Bırakın dünyanın bir ucundaki insanın acısını duyma hissetmeleri, komşularının ve hatta yanı başlarında bulunanların acılarını bile duymazlar. Sevgisi bulunmayanların nasıl bir acıma duygusu olabilir ki Olmazlık onların özünü oluşturur.

Sevgi insanın yüreğinde taşıyorsa insanlık adına bir hayrı olur. Hem kendisine hem de başkasına. O zaman o insan tipinin yüzünde ve yüreğinde güller açar nefret ve öfke değil sevgi ve sevinç bir nehir gibi coşar ve taşar.