Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi ile İstanbul

Büyükşehir Belediyesi ortaklaşa birkaç yıldır birlikte “Edebiyat Mevsimi”

programı düzenliyorlar. Bu yılın konusu “Tasavvuf ve Edebiyat”.

Bizim katıldığımız oturumda, roman, öykü ve batı

edebiyatında tasavvuf konusuydu. “Kıssa Geleneğinden Günümüze Hikâye ve Romanda

Etkileri” benim konumdu.

Genel bakışta, kimi kavramlar ile bakışta zorlamalar olduğu

görülür. Roman ile öykü, bizim geleneğimizin yazın türleri değil. Bunlar Tanzimat

sonrası edebiyatımıza giren türler. Doğal olarak kendilerine özgü mantıkları

var. Batı düşüncesinin mantığı ile hayatımız arasında ciddi farklılıklar var.

Batıdan gelen roman ile öyküyü yazmaya başlayanlar başlangıçta kendimize

dönüştürmek yerine öykünmeye dayalı, bazen de kopya mantığıyla yazılan öykü ve

romanlar oldu. Bunlar, istenilen etkiyi pek de görmedi. Nedeni, insanımızın

yabancı olan bu türe yabancı kalması. Aileler çocuklarını bir ölçüde bundan

uzak tutmaya baktılar.

Ahmet Mithat Efendi’nin çabası yeni ve özgün bir şey

doğurmaya yetmedi. Muhayyelatı Aziz Efendi ile Amak-ı Hayal istenilen

özgünlükte ve düzeyde değil. Bunlardan sonra gelişenler yeterli bir düzey

sağlamaya yetmedi. Gelen ürünler tamamen yabancı, ön yargılı, insanımızın

ruhundan uzak. Halit Ziya Uşaklıgil, Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin

resmi ideolojinin bir ön ayağı gibidirler. Öyküde Sait Faik, Sabahattin Ali,

Memduh Şevket Esendal da gene düşüncemizin yabancılarıdırlar. Sait Faik

Beyoğlu, Kadıköy, Adalar arasında sıkışmış, alkol öncelikli ve bohem bir

yaşayışın öykücüsü. Sahih olmasına karşın alanını daraltmış bir yetenek.

Sabahattin Ali başlangıçta iyi bir çıkış yapmasına karşın sosyalizme sapması

onu ideolojik bir alana kaydırdı, alanını daralttı. Bizim insanımızı anlatma

bütünlüğünden yoksun. Memduh Şevket daha bir yerli. Onun arayışları daha

yerinde. Bulunduğu yer ve konum onun asıl yerini bulmasını engelledi. Daha

sonraki sol düşüncenin öykü ve romanları da bize tamamen yabancı. İnsanımızı

yansıtmak yerine onu yok sayan bir bakışa sahip. Yaşar Kemal’in İnce Memed’in

kahramanının adı Mehmet değil Memed’dir. Çukurova’da Müslümanların hayatını

yansıtan hemen hiçbir belirti yok. Onda ne cami var, ne de Müslümanların

yaşayışına ait belirtiler. Tomris Uyar, Nazlı Eray, Selim İleri, Adnan

Özyalçıner, Pınar Kür, Sevgi Soysal, Füruzan bütün bu öykü ve roman

yazarlarının eserleri insanımızın çok çok uzağında. Adalet Ağaoğlu biraz daha

sahih, ama gene de insanımızın ruhundan beslenmiyor. Son dönemde gelenekten

yararlanma çabaları, sadece geleneği bir malzeme olmaktan öteye götürmüyor.

Hayatın derinliğine nüfuz etmiyor.

Mehmet Akif fabllar, meseller ve göndermelerle şiirinde yeni

bir yaklaşım içinde. Bu, edebiyatımızda yeni bir bakış. Necip Fazıl’ın

hikâyeleri daha çok insanımızın ruhundan doğma. Tasavvufî bir hayat içinde

olması onu farklı kılıyor. Hayata yeni renkler taşıyor. “Hasene Bacı” tipi

insanımızın özgün ve farklı bir yanını oluşturur. Daha kuşatıcı bir yaklaşım

ile üstad Sezai Karakoç, öncelikle insan sonra da Müslüman insanın bilinçle

hayata bakışının öykülerini ortaya koyuyor Meydan Ortaya Çıktığında

hikâyeleriyle. İnsanımız hakiki anlamda esere ve hayata giriyor. Tasavvuf ve

hayat bağlamında geleneğimizin özgün bir izleğini oluşturan Leyla ile Mecnun

mesnevisi O’nda yeni ve günümüz açısından özgün bir bakıştır. Ondan sonra yeni

bir dönem başlar. Rasim Özdenören’in Hastalar ve Işıklar ile başlayan, daha

sonra Denize Açılan Kapı, Hışırtı ve Kuyu ile bu bakışın derinliğini oluşturur.

Felsefî temellendirmesini de yapar. Durali Yılmaz’ın romanları, İsmail

Kıllıoğlu’nun Hayata Uyanış’ı da bu açıdan önemlidirler. Mustafa Kutlu Sır ile

bir çıkış yapıyor. Bizim Rüya Rüya içinde öykülerimiz de yeni bir açılım.

Ramazan Dikmen de benzer bir arayışa başlamıştı, ömrü vefa etmedi, genç yaşta

bu dünyadaki hayata veda etti.

Tasavvuf İslâm düşüncesinin bir zenginliği. Edebiyata ve

hayata derinlik kazandırıyor. Tasavvuf dışında rasyonalist, akılcı bir yaklaşım

hayatın alanlarını sınırlıyor ve daraltıyor. Metafizik yoksunluk edebiyat,

sanat ve hayatın alanını kısırlaştırıyor.