İnsanın güçsüzlüğü, yetersizliği veya zaafı şeklinde değil de, karmaşıklığı olarak yaklaşılırsa, basitçe “hayal” kelimesiyle nitelendirilen yönünü kavramak için belki doğru bir adım atılmış olur. Aslında sadece “hayal” kurma yeteneği bakımından değil, başka yetenekleri, hatta bütün varlığı bakımından karmaşık bir varlık olduğu söylenmelidir insanın. Evren, âlem, doğa, dünya, kıta, ülke, kent vb. içinde kapladığı yer ile etkinlikleri, eylemleri, yapıp ettikleri, bütün bunların doğurduğu sonuçlar, oluşturduğu sorunlar karşılaştırıldığında karmaşıklığı daha çok anlaşılır.
Oysa bir yönüyle bakıldığında güçsüzdür. Nerdeyse üç bin yıl önce Platon (Eflatun), yurttaşı olmakla övündüğü Atina kent-devlet (polis)ini, komşusu ve rakibi Sparta (İsparta) kent devletinden bile yaşanmaz bulduğu için de olmalı, ideal bir toplum ve yönetim tahayyül eder ve bunu kaleme alarak günümüze kadar ulaşmasını sağlar. Adını da “Politea” koyar ve sonraki dönemlerde “Cumhuriyet” (Republique) ya da Türkçe çevirisinde de olduğu gibi “Devlet” olarak tanımlanmıştır. Platon, kurduğu hayali anlatıp açıklamaya başlarken, insanın somut gerçekliğinden birisi olan güçsüzlüğünden hareket eder. Yani insan, hayatını sürdürebilmek için en basit ihtiyacını karşılamada bile bir başkasının yardımına ihtiyaç duyar. Mesela sofraya konulan ekmeği bir düşünelim, kaç aşamadan geçerek ve kaç insanın emeğini katarak gelmektedir?
Evet, insan sınırlı bir varlıktır, ama sınırsız denilebilecek istekleri, tutkuları, beklentileri, özlemleri, umutları vb. olan bir varlıktır. Düşünme yeteneğine sahip olduğu gibi, hayal kurma yeteneğine de sahiptir. Öyle ki, düşünme yeteneğini harekete geçirebilmek için çoğu zaman hayal etme yeteneğinden yararlanır. Böylece birçok buluşun ortaya çıkmasını gerçekleştirir. Yine, diğer canlılarla kıyaslandığında güçsüzdür, en azından sınırlı bir güce sahiptir. Otlar arasına gizlenmiş bir yılan ısırdığında hayatı tehlikeye girer, ama yılanın zehrini ortadan kaldırıcı bir ilaç yapabilme imkânı da vardır.
Bütün bunlara rağmen, insan, insandan başlayarak evrene, hatta “sonsuzluk” olarak adlandırılana varıncaya kadar, her şeyi, görünür gerçekliklerinin dışında ve ötesinde tahayyül eder, tasarlar, kurgular, başka bir gerçekliği oluşturmaya çabalar, çalışır. Sanat ve edebiyat ürünleri insanın bu tahayyül etme çabasının bir göstergesi olarak ortaya çıkmıştır. İnsan, hayal ettiği müddetçe yaşar, şeklinde dile getirilen insanın bu yönü, olumlu bir seyir izleyebildiği kadar, olumsuz, hatta yıkıcı, yok edici gelişmelere, sonuçlara da ulaşabilir. Bu durum bireysellikten toplumsallığa, belli dönemlerden belli çağlara, bir ülkeden diğer ülkelere varıncaya kadar farklı, değişik boyutlarda gerçekleşebilir.
Kültür ve uygarlık bağlamına aktarıldığında hayal ile gerçek olanı tesbit etmek, anlamak, kavramak, tanımlamak, değerlendirmek ve yorumlamak, belli bir yolun izlenmesini, çeşitli yöntemlerin kullanılmasını zorunlu hale getirir. Sözgelimi Batı, daha özel olarak Kıta Avrupası’nda, coğrafi keşiflere başlandığı süreçte, genel anlayış, dünyada başka ülkelerin, toplumların, yönetimlerin, inanç ve kültürlerin olmadığı şeklindeydi. Yapılan keşifler sonucunda bu algının ve anlayışın zaman içinde değişime uğrayacağı görülecektir ve Avrupa da kendi içinde bir dönüşüm yaşamak zorunda kalacaktır. Benzer bir gözlemi Müslüman toplumlar ve ülkeler de yaşamak durumunda kalacaktır, bir anlamda da hâlâ bu süreç devam etmektedir. Genel olarak bizde düşünce alanında sorun olma niteliğini sürdüren birtakım konuları bu çerçevede görmek mümkündür. Mesela, bazı tarihçiler kültür, yönetim, dolayısıyla toplumsal değişimin III. Selim ile, genel olarak da II. Mahmut, daha açık tanımlamayla “Tanzimat” Fermanı (resmi tanımı “Gülhane Hatt-ı Hümayunu”) ile başladığı ileri sürülür. Yaşadığım bir deneyimi burada kaydetme gereği duyuyorum. YÖK öncesi akademik çalışmalar farklıydı. İstanbul Hukuk’ta doktora seminerlerinde, alınan her ders için ödevler hazırlanırdı. Kamu hukuku alanında bir seminer ödevi hazırlarken Tanzimat Fermanı’nı yakından incelemek durumunda kalmıştım. Ferman’ın daha ilk cümlesi “Badehu” diyerek başlıyordu ve bundan sonra hiç kimsenin canı, malı, ırzı, namusu tecavüze uğramayacaktır mealinde devam ediyordu. Mefhumu muhalifinden çıkartılması gereken, daha önce durum bütünüyle farklıydı demektir.
Özetle, yöntemli, sistemli, ciddi ve nesnel bir özeleştiriye, dün ihtiyacımız vardı, bugün bu bir mecburiyet niteliğine dönüşmüştür. Bu arada, bir uyarı şeklinde alınmak şartıyla, Karar Gazetesi’nde Yusuf Ziya Cömert’in “Başaramamayı Hedefledik ve Başardık” (11 Eylül) başlıklı duyarlıklı yazısını okumayı salık veririm. Şu cümlesini, yürek burkucu olsa da buraya alıyorum: “…her numara var bizde, ‘ahlak’ kelimesi maalesef en az bize münasip düşüyor.”