Günümüzün bazı Müslümanlarında “Bektaşi mantığı” var. Yani işine geleni alıyor. Meşhur hikâyedir. Bektaşi babası bir gün, “camiye gideyim” demiş. Tam camiin kapısından içeriye girerken, vaaz veren hoca efendi, “Lâ takrabü’s-sala”, yani “Namaza yaklaşmayın” demiş. Bektaşi de diğer adımını atmadan gerisin geriye çıkıp gitmiş. Kendisine niçin böyle yaptığını soranlara, “İşitmediniz mi, Hoca Efendi ‘Namaza yaklaşmayın!’ dedi”  demiş. “İyi de o cümlenin devamı var. Hoca Efendi sonradan âyetin devamını da okudu, ‘Ve entümsükerâ’, yani ‘İçkili iken’ dedi” demişler. Bektaşi, “Ben hâfız değilim!” demiş.  Bizim bazı “Baba Erenler” de işte böyle yapıyor. Asr-ı Saadet’teki bazı uygulamaları misal veriyor. “Peygamber Efendimiz de hanımlarla konuşmuş!” diyorlar. “Hanımlar Uhud harbine ve bazı harblere katılmış!” diyorlar. Tamam da bütün bunlar “hicabâyetinden” önceki hâdiselerdir. Hicabâyetinden sonra (AhzabSûresi 53. Âyet) Peygamber Efendimizin (asm) hanımlarını hiçbir nâmahrem görmemiştir. Hatta çarşaflı vaziyette bile görmemişlerdir. Peygamber Efendimizin (asm) hanımlarından Hz. Hafsa Validemiz (ra) babası Hz. Ömer (ra) şehid olduğunda taziye yerine giderken sahabe hanımlar etrafını çevrelemişler, âdeta perde olmuşlar, işte o vaziyette baba evine gidip dönmüştür. İslâmî hükümler, siyer bilgisiyle verilmez. Âyetlerinnâsihi-mensuhu olduğu gibi, hadislerin de nâsihi, mensuhu vardır. Bu iş, müçtehidlerin, ulemânın işidir. Bizler mukallidiz. O büyük İslâm âlimlerinin Kur’an’dan ve hadisten çıkardıkları hükümlere tâbi oluruz. 1400 seneden beri de böyle devam edegelmiştir. Biz Müslümanlar, Sahâbe-i Kiramı, Tâbiini, TebeiTâbiini, Müctehidleri, gerçek âlimleri, asfiyâyıtaklid ederiz. 1400 seneden beri de, hayâ ve hicab sahibi kimseler, “haremlik-selamlık” konusunda böyle yapmışlar. Nâmahremle bir arada oturmak şöyle dursun, bir bakıştan bile sakınmışlar. Ellerinde olmayarak baktıklarında da yüzleri kızarmış. Şimdi yüzün kızarması şöyle dursun, hayâ perdesi sanki bütünüyle atılmış gibi. Tesettüre riâyet etmeyenler şöyle bir kenarda dursun, sözde tesettüre riâyet ettiklerini söyleyenlerin yaşayışları bir tuhaf olmuş. Başörtülü kız, pop konserine gidiyor. Erkek artistle yanak yanağa resim çektiriyor. Altı kaval üstü şişhane misali. Altta kot pantolon giyip başına bir başörtü takıyor. Ofisimin olduğu mahallede Kürt vatandaşlarımız sık sık düğün yapmakta. Düğün de sokakta yapılıyor. Nâmus mefhumuna çok dikkat eden bu kardeşlerimize bakıyorum. Kadın, kız, erkek karışık halay çekiyorlar. Aynı durum Türklerde de var. Bizim Barak’ta düğünlerde hâlâ kadın-erkek karışık halay çekiyorlar. Deveye, “Boynun eğri!” demişler.  “Nerem doğru ki!” demiş. Bizi de fena benzettiler. Doğru yanımızı bırakmadılar. Bu konuda iki müşâhedemi nakletmek istiyorum: 2000 yılındaki hac ziyaretimizde; “Kral sabahleyin Kâbe’yi gül suyu ile yıkayacak!” denildi. İki arkadaşla birlikte üst kata çıktık. Korkulukların hemen önünde birinci saffa seccadelerimizi serdik, beklemeye başladık. Durduğumuz yer Kâbe kapısını ve içini görecek noktadaydı. Saatlerce bekledik. O arada sırayla tavaf yaptık. Sabah namazını kıldık. Daha sonra korkuluklara yaslanarak beklemeye başladık. Bir baktık, Endonezyalı bayanlar tam arkamızda durmuşlar öne geçmeye çalışıyorlar. Nâhoş bir durum. “Bacım yapmayın, haram!” dedim. İçlerinden biri, “Haram! Haram! What is haram ” dedi. Kendisine İngilizce, “İşte haram senin bu yaptığın!” dedim. Baktım anlamıyor, arkadaşlara: “Arkadaşlar bu yaptığımız ne farz, ne vacip, ne sünnet! Sadece merak! Haydin gidelim!” dedim ve orayı terk ettik.

Diğer hâtıram çok daha elem verici: Bir dostu ziyarete gitmiştim. Televizyon açıktı. Canlı yayınmış. Bir TV kanalında bin Hint dizisi oynuyormuş. Onun başaktörü Türkiye’ye davet edilmiş. O artistle resim çektirecekler arasında kura çekilmiş. On binlerce kişi arasından kırk kişi seçilmiş. Onları beşer beşer sahneye alıyorlardı. İçlerinde başörtülüler de vardı. O kızlar erkek artistle tokalaşıyor, yanak yanağa selfie çektiriyorlardı. “Eyvah!” dedim. Ne hale gelmişiz. Bu durumu da televizyon canlı yayınlamaktaydı. Hayâ-Hicapta nereden nereye gelmiştik…