1980 askeri darbesinden hemen sonraki günler…
Recai Kutan büyüğümüz, merhum Oğuzhan Asiltürk’ü, “Kirazlıdere Tutukevi Penceresinden 12 Eylül” adlı eserinde şöyle anlatıyor:
* “Günlük programın en ciddiyetle takip edileni, hiç şüphesiz “havlu sallama operasyonu” idi. Oğuzhan, her gün saat 16.30’da Selamet Koğuşu’nun batı cephesindeki pencereleri açar, sarı veya kırmızı bir havlu sallardı.”
* “Çünkü o pencerelerden, Oğuzhan’ın Arı Sineması’nın bitişiğindeki evi rahatlıkla görülürdü. O saatte, çocukları da evlerinin balkonuna çıkar, onlar da renkli bezlerle babalarını selamlardı. Her ikindi vaktinde tekrarlanan bu selamlaşma sanırım ki, her iki tarafta da bir rahatlama meydana getirirdi…”
***
Geçen yazımda da değindim; Yenidevir Yayınları’ndan yeni çıkan ve merhum Oğuzhan Asiltürk’ün hayatını anlatan Hakşinas isimli kitapta, Oğuzhan Asiltürk’ün yakınlarının anlattıkları yer alıyor.
Kitapta yer alan konulardan biri de yukarıda Recai Kutan’ın bahse konu ettiği ‘Havlu Sallama Operasyonu!’
Aile yakınları, “Havlu Sallama Operasyonu’nu şu cümlelerle anlatıyorlar;
Sevinç Hanım: “Esra çok küçüktü. Babasını ziyarete götürünce ‘Niye babamı içeri aldınız?’ diye oradaki askerlere kızardı. ‘Evladım onların suçu yok, onlar görevlerini yapıyorlar!’ derdim.”
Ayşe Hanım: “12 Eylül’de gözaltına alındılar. 9 Ekim günü serbest bırakıldılar. 15 Ekim günü tekrar tutuklandılar ve on buçuk ay daha yattılar.”
Sevinç Hanım: “Sanki ağır suçlular gibi parmaklıklar arasından görüşürdük. Evin camından el sallardık.”
Esra Hanım: “Dürbünle ama…”
Ne var ki bu havlu asma operasyonu ancak altı ay sürecekti.
Zira, Poyraz Apartmanı’ndan Kirazlıdere Tutukevi’ni görmeyi engelleyen Milli Kütüphane inşaatı başlamıştı bile…
***
“Kınayanın kınamasına aldırmayan bir ömür: Hakşinas, Oğuzhan Asiltürk” adını taşıyan, Selime Sümeyye Abatay’ın kaleme aldığı kitapta daha ne anekdotlar ve yaşanmışlıklar var… Okumak gerekir…
Hakşinas’ı hararetle tavsiye ediyorum…
SELAMET KOĞUŞU’NDA ASİLTÜRK’E VERİLEN KRİTİK GÖREV!
Recai Kutan ağabeyimiz merhum Oğuzhan Asiltürk’ü, “Kirazlıdere Tutukevi Penceresinden 12 Eylül” adlı eserinde anlatmayı sürdürüyor;
* “1974-1976 dönemindeki hükümetlerde görev alan iki bakanın, müstehcen neşriyat ve müstehcen filmlerle olan mücadelesini, çok kimse kolayca hatırlayabilir. Bu bakanlardan birisi, o devrin içişleri bakanı olan Oğuzhan Asiltürk’tü. Gerek kanuni mevzuat ve gerekse entelektüel sınıfın ifsat edilmiş değer hükümleri yüzünden, Oğuzhan çok zor şartlar altında bu mücadelesini sürdürmüş, çoğu kere başarılı olmuş, ama bu mücadelenin sonunda, büyük rakamlara ulaşan tazminatlar ödemek durumuna düşmüştü.”
* “İşte bu mücadelede, hevesi kursağında kalan “sabık zaptiye nazırı”, hıncını E koğuşuna, “Selamet Koğuşu”na gelen gazetelerden çıkarıyordu. Her sabah 9.30-10.00’da, bu koğuşa gelen gazeteler, tek üyeli sansür heyetinin, Oğuzhan’ın tetkikine sunulurdu. O da elindeki kalın uçlu keçe kalemle, çıplak resimlere elbise giydirirdi…”
* “Oğuzhan Asiltürk, askeri ihtilalin ilk saatlerinde tutuklanıp, Kirazlıdere Tutukevi’ne getirilmiş, MSP’liler arasında en uzun süre tutuklu kalmış olmasına rağmen, bu halinden hiç ama hiç şikâyet etmeyen, endişe duymayan bir kardeşimizdi.”
* “Uzunca bir süre, Selamet Koğuşu’nun misafiri idi. Sonradan Erbakan Hoca’yla birlikte iki kişilik bir odada kalmaya başladı. Gününün en büyük kısmı, yatağının üzerinde geçer. Ya elinde tesbihi, gözleri yarı kapalı meşgul olur ya da bol bol kitap okurdu.”
* “Fazlaca yemek yemezdi. Ben ara sıra, ‘Oğuzhan’ın yemeğe ihtiyacı yok çünkü vücudunun özel bir yapısı var; havadaki azotu protein, karbondioksiti de karbonhidrat haline getiriyor, yani sizin anlayacağınız havadan geçiniyor!’ derdim.”
* “Yasin’in Şeyhülekber dediği Oğuzhan, haftalık tesbihleri de Lütfi Doğan Hoca’yla beraber tespit eder, koğuşun girişindeki dolaba bantla yapıştırırdı.”
* “Kur’an-ı Kerim okuma, hadis-i şerif dersleri, tesbihler vs. zamanı o kadar çok doldururdu ki, kimsenin evini barkını özlemeye, hüzünlenmeye imkânı kalmazdı.”
* “Hukuk çalışmalarında da bütün gücüyle yardımcı olurdu. Sağlam mantığı ve muhakeme kabiliyeti ile hukukçu arkadaşlarımıza çok faydalı ve değerli fikirler verirdi.”
* “Sabah ve öğleden sonra yapılan yarımşar saatlik havalandırmayı, çok iyi değerlendirirdi. Yürüme, koşu, barfiks gibi sportif faaliyetlerde ön planda görünürdü.”
ŞAFAK RESTAURANT!
Selamet Koğuşu’ndan bir detay daha;
“12 Eylül askeri darbesinden hemen sonraki süreç…
İstihbarat Dil Okulu’nda tutuklulara kahvaltı olarak bazen çorba, bazen de ekmek, zeytin ve çay verirlerdi.
Millî Görüş’ün önde gelen isimleri bu kahvaltı menüsüne “pek heves” etmezlerdi.
Şevket Kazan, omzuna peçetesini atar, kahvaltı hazırlardı.
Kahvaltı masası Şevket Kazan’ın yatağının üzeriydi.
Bu yatağın adını “Şafak Restaurant” koymuşlardı.
Şevket Kazan’la beraber Erbakan Hoca, Recai Kutan, Fehmi Cumalıoğlu, Süleyman Arif Emre, Lütfi Doğan kahvaltının müdavimi idi…
“Selamet Koğuşu”nun çiğ köftelerini Fehim Adak yapardı. Çiğköftenin malzemesini ise Süleyman Arif Emre’nin ailesi getirirdi.
Yatak çarşafı, yastık kılıfı değiştirilmesi; battaniyelerin nevresim içine yerleştirilmesi; Erbakan Hoca’nın, Lütfi Doğan’ın, Tahir Büyükkörükçü’nün yataklarının düzeltilmesi, yemek yenen masanın silinmesi, yemeğin hazır olduğunun bildirilmesi gibi işler ‘Akıncıların akıl hocası’ Temel Karamollaoğlu’na aitti…”
ÇİZGİ ÇOK SAĞLAM, DÜZGÜN VE DOSDOĞRU!
Saadet Partisi Yüksek İstişare Kurulu (YİK) Başkanı merhum Oğuzhan Asiltürk, Erbakan Hocamızın vefat ettiği günlerde, Millî Görüş’ün istikametinden zerre sapmayacağının altını çiziyor ve şöyle diyordu;
* “Altını çizerek, koyu harflerle şunu söylüyorum. Hoca’nın çizdiği yolda yürüyeceğiz. Kimse bizi sağa, sola saptıramaz. Hoca’nın 1969’da başlayıp 2011’e kadar getirdiği bu 42 yıllık mücadelesindeki çizgisini biz yürütürüz.”
* “Ve bir şeyin daha altını çizerek belirteyim. Bir başka liderlik arayışına da ihtiyaç yok. Lider geldi. Ömrünü, o davayı yürütmek için feda etti. Çizgi çok sağlam, düzgün ve dosdoğru. Ve şimdi, bundan sonra gelenler, o çizgide gidecekler. Kimse bunu değiştiremez. Bu mücadeleyi, aynı şekilde devam ettireceğiz. Yani birileri gelip de bize ne derse desin, ona aldırmayız.”

