Herkes için hatıralarının özel bir anlamı var, bu yüzden
onları anlatır veya yazar. Sanatçı, siyasetçi veya toplumun çeşitli alanlarında
tanınmış şahsiyetlerin hatıraları ilgi çeker. Bu da bir bakıma sanat anlayışı,
siyasi şuur yenilenmesi veya dünya görüşü ifadesi için önemlidir. O yüzden bazı
konularda önemli roller üstlenmiş şahsiyetlerin yazması istenir. Bazıları da
yaşadığı döneme tanıklık etmek veya zor durumlarda kaldığı günlerin hikâyesini
anlatarak kendini savunmak için hatıralarını yazar. Bunların bir kısmı da
doğrudan meydan muharebesi gibi yazılır ve bir devrin olayları veya konjonktürü
içinde meçhul sırları anlatır.
Bazıları açısından hatıralarını anlatmak bir
mahkumiyetten kurtulmak gibidir, o yüzden farklı ve bazen de kavgacı bir üslubu
benimser. Siyasetçilerle öncü sanatçıların ve dava adamlarının hatıratları
böyledir. Jön Türklerle birlikte sürgüne gönderilen, ama tam da onlar gibi
düşünmeyen Ahmet Midhat Efendi’nin Menfa, İttihatçılarla çatışan Refik Halid’in
İlelbab Minelmihrab, İnönü ile bir türlü anlaşamayan Yakup Kadri’nin Zoraki
Diplomat ve Batıcılara karşı sanat ve iman mücadelesi veren Necip Fazıl’ın
Babıali adlı hatıra kitapları böyledir.
Hayatı önemli olaylar veya ilişkiler içinde geçen sanatçı
ve siyasetçilerden bir kısmı bu hatırat kavgasını çok ileri boyutlara
götürebilir. Mesela bazıları siyasi ve sosyal olaylara karşı o gün yeteri kadar
cesur çıkışlar yapamadığı veya sevdiği insanların hatırını kıramadığı için
samimi görüşlerini pek çok kere ifade edemediğinden bunları hatırat olarak
yazabilirler. Bu da bir çeşit müdafaaname gibidir. Fakat o günleri yaşayan
tanıklara bu insanlara elbette şaşırırlar.
TARİH GİBİ YAZILAN HATIRALAR
Osmanlı devleti yöneticilerinin benimsediği, âdeta resmi
görüşleri haline getirdiği hususları yazan Âşıkpaşazâde’nin Tevârih-i Âli Osman
adlı kitapla buna karşı görüşlerle yazılan kitaplarda farklı bir tavır görürüz.
Birbirlerine benzer bir tarzda, o dönemde hâlâ iktidar tutkusundan vazgeçemeyen
Karamanoğlu Mehmet tarihinde, Çandaroğlu Halil Paşa’yı savunurken, isim
vermeden, Âşıkpaşazâde ile birilerinin ona iftira attığını ifade eder. Çünkü
ikisi de tarih kadar hatırat denilebilen kitaplarında, okuduklarından daha çok
duyduklarını ve hatırladıklarını yazarlar. O yüzden bu ilk dönem tarihlerine tarih
dendiği kadar hatırat da denebilir.
Bu tarihçilerin yaptıklarına benzer bir kavgayı bu
milletin tarihini ilk kez düzenli bir şekilde yazanlar kadar sonrakilerde de
açıkça görürüz. Sultan II. Murat, II. Beyazıt ve Kanuni’nin teşvikleriyle
yazdıkları kitaplarda ortaya koyan devlet adamlarında da bu türden şahsî
tercihleri veya müdafaaları görmek mümkündür. Padişahların vak’anüvisi olarak
devletin zaferlerini ve bazı şahsiyetlerin zaaflarını onların sağlığında
yazamamak, belki de bir dönemi anlatmak durumunda kalanların karşılaştığı en
büyük zorluk. Bazılarının hatıratla karışık bir şekilde kendi gözlemlerini de
anlattıkları ve tarih diye ortaya koydukları eserlerin tarihi gerçekleri
objektif bir tarzda ortaya koyamamak gibi bir zaaf içinde olduklarını kabul
etmeliyiz.
Göktürk Yazıtları’nda devlet başkanı Bilge Kağan ile
Vezir Tonyukuk sanki anlatımlarıyla birbirini tamamlarken, bir taraftan da
Tonyukuk kendi adına diktirdiği kitabesinde, anlattığı olaylardaki katkısıyla
devlet başkanına “Ben de bu devlete sizin kadar hizmet ettim!” der.
Mustafa Kemal Paşa’nın Nutuk kitabından kısa bir süre
sonra yazılıp yayınlanan Kazım Karabekir’in İstiklal Savaşımız adlı kitabında,
onu bazı noktalarda düzeltme ve İstiklal Savaşı’nda “senin kadar zaferde benim
de katkım var” deme teşebbüsünde olduğu görülür.
İttihatçı paşaların hatıratları da hep böyle bir
tamamlama-düzeltme veya eksikleri hatırlatma gibidir. Fakat Refik Halit ve Ali
Kemal gibi muhaliflerin hatıratları ise, İttihatçı paşalara karşı tam bir
meydan muharebesi gibidir. Çünkü İstiklal mücadelesinde onlar yüzünden
yanılmışlar ve -iddialarına göre- İttihatçılar yüzünden sürülmüş ve
lanetlenmişlerdir. Rıza Tevfik ise, her devirde ve her durumda öne çıkmak
çabasından ötürü 150’likler arasına girmiş, hem felsefe, hem tekke kültürü ve
hem de Abdülhamit karşısında hep çelişkili olmuştur. Ömer Seyfeddin’in Efruz
Bey adlı dizi hikâye şeklinde yayınlanan romanında bu iyi anlatılır.
Celal Bayar’ın Ben de Yazdım adlı kitabının adı bile bu
siyasi hatırat çokluğunun nasıl bir nitelik taşıdığını gösterir. 27 Mayıs ve 12
Eylül hatıraları da artık büsbütün meydan muharebesine döndü. Darbe yapanlar
bile yapmamış gibi suçu başkalarına yükleme çabasındalar.
İsmet İnönü’nün, Turgut Özal’ın ve Kenan Evren’in
ağzından da pek çok hatırat kitabı çıktı. Bütün bunlarda anlatılanlar, yakın
tarihin olayları ve onların bu olaylarda almak zorunda kaldıkları tavırlar. Bir
kısmı tarihçilere belge bırakmaya, bir kısmı “araştırmacı gazeteci” tavrına
girmeye ve objektif görünüşlü çarpıtmalara veya gerçeğin başka bir yüzünü
anlatmaya yönelik. Galiba R. Tayyip Erdoğan günü gününe not tutarak kendi adına
başkalarının hatırat yazmasına lüzum bırakmayacak tarzda şahsi notlarını
tutuyor, bugünden savunmasını yapıyor.
HATIRALAR TARİHİN MALZEMESİ
Elbette hatıralar yakın tarihin malzemesidir, böyle
olması hatıralara önem verilmesini sağlar. Fakat bazı hatıralar ne kadar
güvenilir, işte bu netameli bir konudur. Bu hep böyle, ama olayları bizzat
yaşayan veya görüşleri bizzat ortaya koyanların yazdıkları hatıralar gerçekten
önemli. Mesela Ksnefon’un paralı olarak katıldığı savaşın günlüğünü Anabasis /
On Binlerin Dönüşü adıyla yazması, Sezar’ın yönettiği bir savaşın tarihini
yazma çabası veya Bâbür Şah’ın hayatını ve zaferlerini anlattığı Vekâyi adlı
hatıratı, elbette anlattıkları dönem için önemli kaynak. Hiçbir tarihçi o
dönemleri anlatırken bu kaynaklara bakmadan edemez.
Elbette İstanbul’un Fethi’nden sonraki Osmanlı tarihini
yazacak olanlar, Fetihnameleri, Selimnameleri ve Süleymannameleri görmeden
edemezler. Hatta o dönemdeki sefernameler, sefaretnameler, surnameler de bu
dönemin sosyal ve siyasi tarihi için önemlidir. Barbaros’un, Sadrazam Lütfi
Paşa’nın, Mimar Sinan’ın hatıralarını dikkatle okumadan yazılacak bütün
tarihler eksiktir, sosyal tarih açısından yanlıştır. Saray halkı dışında
kimsenin, özellikle yabancıların girmesi mümkün olmayan Topkapı Harem dairesi
hakkında yazılan yalanlar o kadar çok ve o kadar üçüncü sınıf romancı
muhayyilesinden uydurulmuş ki, şaşıp kalıyorsunuz!
Yakın tarihle ilgilenen tarihçilerin en büyük handikapı
bu yakın geçmişteki olayları anlatan insanların ne kadar güvenilir oldukları
hususudur. Bu arada, hüsnükuruntularına veya kendilerini savunmak için masum
yalanlara sığınan bir kısım şahsiyetin hatırat diye yazıp yayınladıkları
metinlere gülmemek mümkün değil. Bu metinlerde görülen gerçeği çarpıtma
çabaları anlaşılır, ama mazur değil. Bunlar aslında yalancı tarih
tanıklıklarıdır ve sayıca çoktur. Çünkü rejim değişikliğini tabii ve zaruri bir
değişim biçiminde anlatabilmek kolay değil...
Nutuk ve İstiklal Savaşımız adlı kitaplardan sonra pek
çok yakın tarih kitabı veya hatırat çıktı. Pısırık adamlar kahraman, kimsenin
dinlemediği adamlar büyük hatip ve kendini çoluk-çocuğuna önemsetmek isteyen
garipler de bir zamanlar çok önemli olduğunu anlatmaya çalıştılar. Böylece
gülünç oldular. Onların çevrelerindeki sevimli halleri kimseyi yanıltmamalı.
Dedelerini çok seven torunların hatıraları gerçeği ifade ediyorsa, İttihatçılar
kahraman sayılır!
Bu tür hatırat yazarlarının garip örnekleri yakın tarihte
de çoktur ve pek çoğu da hayli ilginçtir. Nedense bu ülkenin yakın tarihinde
pek çok olayda yer alan, hatta Osmanlı’nın yıkılışında bir hayli etkili olan
Cemal Paşa gibi onun torunu gazeteci Hasan Cemal de çeşitli vesilelerle hatırat
yazar, bunlarda hatalarını itiraf eder. Fakat bir süre sonra yeniden başka
hatalar yapar. Dedesinin adını soyadı olarak taşıdığı gibi, onu andıran tarzda
jakoben kadrolara katılır, onların dergi ve gazetesinde yazılar yazar veya
darbecilerle işbirliği yapıp gündemde kalır.
Necip Fazıl Büyük Doğu dergisinin tarih sayfalarıyla
birlikte, hayatının son 40 yılında bu türden yalanları sergiledi ve Sultan
Abdülhamit ile Vahdettin hakkındaki iftiraları çürüttü. “İnanmıyorum bana
öğretilen tarihe!” diyerek yazdığı monografilerde İttihat ve Terakki Fırkası
ile CHP’lilerin kendilerini haklı göstermek için söyledikleri ve resmi
ideolojinin kalkanı haline getirdikleri yalanları ortaya koydu. Bunları yazdığı
için çok çile çekti, çok hapis yattı.
Büyük Doğu dergisinin tarih tezlerinden yola çıkan
Mustafa Müftüoğlu, hatırat veya tarih adı altında yayınlanan bir dizi yalanları
belgelerle çürütmeye çalıştı ve bunlardan oluşan Yalan Söyleyen Tarih Utansın
adlı 10 ciltten meydana gelen kitabını da bu amaçla yayınladı.