Mu’te Savaşı’nda Allah Resulü’nün atadığı üç komutan da arka arkaya şehid olunca Müslümanlar hemen sancağı Halid b. Velid’e vermişler ve onun komutası altında 200.000 kişilik Bizans ordusuna karşı 3.000 kişiyle savaşmışlardır.

Hemen hemen bütün ordular, komutanları öldüğü zaman çökerler. Oysaki Allah Resulü’nün atadığı o üç komutan savaş meydanında bir bir şehid düşmüş, ama buna rağmen İslam ordusu sabit kalıp konumunu korumuş ve savaşı devam ettirmek üzere komutayı Hâlid b. Velîd’e teslim etmişlerdir.

Hâlid b. Velîd, Hudeybiye anlaşması esnasında müşriklerin süvari birliğinin başındadır ve daha Müslüman oluşunun üzerinden beş ay dahi geçmeden Mu’te Savaşı yaşanmıştır. Zira Hâlid b. Velîd, Hicret’in sekizinci senesi Safer ayında Müslüman olmuştur.

Allah Resulü’nün atadığı üçüncü komutan olan Abdullah bin Revâha (r.a.) da şehid olunca Müslümanlar sancağı Bedir ehlinden olan Sabit b. Akram’a vermişlerdir. Ancak Sabit bayrağı almakla birlikte savaşı idare edecek beceriyi kendinde görmediği için bu işin pîri olan Halid b. Velid’e “Sen muhârebe fennini benden daha iyi bilirsin” diyerek teslim etmiş, askerler de, onu savaşı devam ettirmek üzere komutan seçmişler ve bunu başla göz üzerine kabul etmişlerdir.

Halid, atanmış komutanlardan biri değildir ve bilahare seçilmiş biridir. Resûlullah (s.a.v.) ise ona, tarihte eşi benzeri olmayan bir lakap vermiştir. Nasıl ki Cafer (r.a.) Mu’te meydanından “Cafer-i Tayyâr” lakabıyla ayrılıp cennete uçmuşsa, Hâlid b. Velîd (r.a.) da Mu’te meydanından “Seyfullah/Allah’ın Kılıcı” lakabıyla ayrılmıştır. Her ne kadar Allah’ın kılıcı olduğu davasını güdenler/Seyfullah adıyla çağrılanlar çok olsa bile şu dünyada Resûlullah (s.a.v.)’in şahadetiyle bu lakaba nail olan tek bir kişi vardır ve o da Hâlid b. Velîd’dir.

Müslüman cemaatlerin bu husus üzerinde ehemmiyetle durması ve er madenlerini hakkıyla tanıyıp bilmesi ve düşman karşısında verdiği mücadele de herkesi layık olduğu yere koyması gerekir. Layık olmadan o makamları işgal etmek büyük vebal olduğu gibi, ehil olmayanları o makamlara atamak da aynı şekilde çok büyük bir vebali yüklenmektir. Bu vebal sadece yanlış bir adamı göreve getirme ve görevde tutma ameliyesi ile de sınırlı değildir. Aksine o şahsın o makamda her yaptığı yanlışın veya yapması gerektiği halde yapmadığı her işin de günahını yüklenmektir.

Kin ve taassup yoluyla intikam peşinde koşmak cahiliye anlayışına sahip olanların işidir. “Hani inkârcı/kâfirler kalplerine taassubu, cahiliye taassubunu yerleştirmişlerdi.” (Feth, 26) Oysa Allah’ın yoluna davette bulunan kimseler, şu varlık âleminde bu gibi bir kine en uzak kimselerdir. Hâlid b. Velîd’in onyedi yıl boyunca Resûlullah (s.a.v.)’in karşısında duruşu, İslam’a girişinin üzerinden daha dört-beş ay geçmeden ona Seyfullah lakabının verilmesine engel olan bir husus olmamıştır.

Bu dersleri hakkıyla kavramaya ne kadar da muhtacız. Müslüman cemaatler, Hâlid b. el-Velîd gibi olabilecek erleri saflarına katmak için mutlaka çalışmalıdır. Kısa bir süre öncesine kadar en azılı düşman olsa da kısa bir süre sonra en güçlü dost olabilecek nice insanlar vardır ve İslam, Müslüman olanın geçmişini siler.

“Allah onun eliyle fethi müyesser kıldı.” Buhârî’nin naklettiği hadiste geçen bu hadis ve benzeri sahih isnadlı başka rivayetler şunu pekiştirmektedir ki Mu’te, fetih ve zaferle sonuçlanmıştır. Nitekim İbn İshâk, Müslümanların düşman ordusunun komutanı Mâlik b. Zâfile’yi öldürdüğünü ve öldürülüşünden sonra Bizans kadınlarının esir alındıklarını rivayet etmiştir.

Binaenaleyh 200.000 kişilik devasa düşman ordusu karşısında 3.000 kişilik fedai azınlığın -Allah’ın yardımıyla- kazandığı bu zafer ebedî bir mucize olarak kalacaktır. Bu savaşı bir hezimet olmaktan çıkarıp zafere dönüştüren ise Hâlid b. Velid (r.a.)’ın askerî dehası olmuştur. Ordunun bütün kanatlarını yeniden düzenlemiş ve düzenlemekle kalmayıp elinde dokuz kılıç parçalanıncaya kadar savaşmıştır. Ordusunun kahir ekseriyeti de onunla birlikte sebat etmiş ve Allah’ın kendilerine zafer nasip ettiği son ana kadar savaşmışlardır.

Onlar Resûlullah (s.a.v.)’in kendileri hakkında: “Sizler kerrârilersiniz (düşmana tekrar hamle yapmak için geri çekilenlersiniz). Elhak biz, sizin (kendilerine katılmak üzere geri çekildiğiniz) birliğiniziz. Biz Müslümanların birliğiyiz” buyurduğu kimselerdir.

Hayrete şayan bir husus daha var ki; o da Medine sokaklarına yansıyan iman bilincinin ne kadar üst bir seviyede olduğudur. Çocuklar bile savaştan kaçanları kınamak için harekete geçmiş ve onların yüzüne toprak serpmişlerdir. Eğer Resûlullah (s.a.v.) onları mazur görmese ve onları düşmana hamle yapmak üzere geri çekilmiş kimseler olarak kabul etmese, çocuklarla gençlerin elinde can vereceklerdir. Zira bir Müslüman’ın duygu dünyasında firarın tek bir karşılığı vardır ve o da ölümdür.

Ne zaman ki yeni nesillerin imanı, böylesi bir seviyeye ulaşır, işte o zaman Müslümanların durumu arzu edilen bir seviyeye ulaşır. “Şüphesiz ki Allah, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.” (M.Münir Gadban, Fıkhus Sire, Trc. Mehmet Aydemir)