İnsanın yaşama hakkı ve kolaylığı güvene bağlı. İnsan, üstünlük kurma tutkusuna kapılınca acımasızlaşıyor. Gücü ve baskıyı sonuna kadar kullanıyor. Adalet insanlığın en temel kavramlarından. Güven ve yaşama serbestîsi sağlar. Adalet veya yönetim tutumları kişilerin tarzına bağlı olamaz. Geneli kuşatacak ve hemen herkesi kucaklayacak, kuşatacak bir bakış insanlığa huzur verir. Geneli kavrama, anlama ve birlikte yaşama ilkeleri yol gösterici olur.
Müslüman toplumlarda en temel vurgu “hak” üzere olanı. Bu, ister kul, ister kamu hakkı fark etmiyor. Sonuçta muhatap olan insan. İnsanı ise bu anlamda bağlayıcı olana itibar etmek durumunda. Hakların gaspı ağır bir sorumluluk. İslâm düşüncesi insanı sadece bu dünyada olan bitinle sınırlamıyor. Çünkü Müslümanların bir gelecek inançları var. Asıl hesap orada.
İnsana en ağır darbe rızıklarına olan müdahale. İnsanı her ne pahasına olursa olsun rızıksız bırakmak, açlığa terk etmek zulümdür.
Zalimler insanların haklarına giren rızıklarını gasp edenlerdir. Allah zalimlerin de rızkını kesmiyor. Onların karşılığını ister bu dünyada, ister öte dünyada bulacaklardır. Cezalarını çekeceklerdir.
Yabancılık ruhlara egemen. Batı düşüncesinin insana her yönüyle abandığı bir dönem ve yönetim biçimi ortamında yaşanıyor. Yabancı düşünce ve davranış insanların haklarını sonuna kadar kendine ait biliyor ve tüketiyor. İnsanların iliklerine kadar sömürüyor. O ruhtan beslenen yönetimler ise onlardan geri kalmıyor.
Müslüman bir milletin yaşadığı ortam ve dünyada hak olayı en tartışılan konu. İnsanlık en mazlum dönemini yaşıyor. Kendilerine ve haklarına sahip çıkan bir anlayıştan uzak duruluyor. Hatta bu anlayış bir hayat felsefesi hâline geliyor.
Zalim olmak kolay. Mazlum olmanın ağır bir yükü ve bedeli var ama onlar daha da huzurludurlar. Çünkü gelecek ister bu dünyada ister ötede mazlumlarındır. Gasıplar hiçbir zaman ötede kazanmazlar. Onlar alacaklarını bu dünyada haksız olarak ediniyorlar.
Yaşadığımız bu yüzyılın en belirgin özelliği güvensizlik. Yabancılığın içimize çöreklendiği bu zamanda yönetime kim gelirse gelsin kaygılanmalar ve buna bağlı bir anlayış süreci yaşanıyor.
Sömürü çarkının ve düzeninin egemen olduğu bu hayat anlayışı genele yansıyor. Etkileri de çok ağır oluyor.
Çok uluslu sermaye hayatı bütünüyle ele geçiriyor. Yönetimler de onların güdümüne giriyor. Ya da kendine göre yeni bir düzen oluşturuyor. Sömürü ve baskı el değiştiriyor. Fakat asıl güç dünyayı çekip çeviren çok uluslu sermayede. Yönetimler onların gölgelerinde şekilleniyorlar. Dolayısıyla egemenlik onlarda. Onların egemen olduğu bir toplumda huzur ve güven olmaz. İnsan sadece bir sömürü aracı olur. İnsanın köle olarak kullanılması, ucuz iş bedeli bu hayat anlayışının özelliği. Bu düzenin bir ölçüsü ve sınırı yok. Toptancı bir bakış egemen.
İnsanlığın acısını yüreğinde duymayanların acımasızlıkları hafif bir duygu olmalı. Baskı ve zulümler rahatlama getiriyor demek ki.
Zor bir yolun yolcusuyuz. Çileye adamışız kendimizi. İnsanlığın acısı bizim acımız. Yüreğimiz acı yüklü ve yoğun. Kahır yükü taşınamayacak kadar büyük. İnsanın acılarını yüreğimizde taşıdıkça varlık bilincimiz var demek.
İnsanların açıklarını, kusurlarını, günahlarını deşecek kadar ruh deşici olamayız. Karanlık kuyularda işimiz yok bizim.
İnsan sevgisini ve acısını yitirenlerle de işimiz yok bizim. Çoğunluğun zulüm denizinde değil kendi deremizde, duru sularında yüzmeyi yeğleriz. Bu dünya saltanatı zaten kalıcı ve bize göre de değil.