At izi, it izi Fetö’cü dizi dizi

Bir Milli Görüş eri Facebook’una gönül kırgınlığını yansıtmış: Cumhurbaşkanı’mız bizim partimizi davet etmemiş olsa da biz Yenikapı’ya gidiyoruz. Gün birlik günüdür. Gün kardeşlik günüdür!

Altına yazılan yorumların bir tanesi dikkatimi çekti. Aynen şöyle yazılmıştı:

“Fetocular bile gelecek oraya günah çıkarmak için belki veya saklanmak için yıllardır ihaneti tescillendiği halde ona destek veren Kamalak’da gelsin Destici’yi de görelim milletin sinesi geniş.”

İlk kanaatim bu satırları yazanın yeminli bir Fetö’cü olduğu yönünde idi. Birkaç gün önce Vahdet Gazetesi’nde Kerime Yıldız hanımefendinin yazısındaki benzerilği hatırlamıştım. O paragrafı aynen alıyorum. (Helalleşme Zamanı – 04 Ağustos 2016)

“2008’de hükumete yakın bir düşünce derneğinin yazarını, ‘Cemaatin arkasında CIA var’ diye uyardım. Azarlandım. 17-25 Aralık olunca bunu hatırlattım. Çocukları cemaat okulunda okuyan bu yazar, ‘Biz nerden bilelim. Siz bayağı içindeymişsiniz’ dedi. Az buçuk psikoloji bilirim. Bu, şu manaya geliyor. ‘Geçmişimi didiklersen adını paralele çıkarırım. Olmayan bağını kurarım.”

Tabansızlıkları müfterilikleriyle paralel…

Bu kaçıp kurtulma hali eğitimsiz olmaz. Fetö’cülüğüngözardı edilen önemli özelliklerinden biri de budur. Kaçarken, iftira girdabına itmek de doktoraları olmalı.

Gün Fetö’cülerin, Fetö karşıtlığı libası giyindikleri gündür. Bizim çocuğumuza yazılan yorumu çözümleyerek çıkarmaya çalışalım maskelerini.

“Fetö’cüler bile gelecek oraya…”

Oranın, o Yenikapı’nın, o tek yürek olunan meydanın temiz olmadığını/olmayacağını (temiz bırakmayacaklarını) mı ima etmek istiyor? Fetö’cülerin nerde olacağını en iyi bilen yine bir Fetö’cüdür, kuralını hatırlayın.

“günah çıkarmak için belki veya saklanmak için…”

Vazgeçen, bırakan, dönen eski Fetö’cüler “belki” denilerek, sayılarının az olacağı vurgulanıyor ve önemsenmiyor.

Hedeflerinin saklanmak olduğunu ise saklamıyorlar. Bu arada bize Fetö’cü çağrışımı yaptıran kelimelerini de atlamayalım.

“Günah çıkarmak için…”

Ancak Pensilvanya terbiyeliler kullanabilir bu terimi. Müslümanları, hıristiyanlardan farklı görmediklerinin, diyaloğu buralardan girerek gerçekleştireceklerinin, kilise hücrelerinden tescilidir bu.

Cumhurbaşkanı’mız “Milletimiz bizi affettsin” dedi. Duyduğumuzda “Amin” dedik. Açık yüreklilik diye yazdı bunu gazeteciler.

“Yıllardır hıyaneti tescillendiği halde…”

O yıllar, hangi yıllardır? “Arkadaşlarımı bir türlü inandıramadım,” diyen de Cumhurbaşkanı’mız olduğuna göre..Fetö’cünün AKP’li görünmek çabası boşuna. Dolayısıyla 15 Temmuz’da ifşa olmasalardı, savcılar savcı, hakimler hakim, yaverler yaver olmayı sürdüreceklerdi’nin örtülmesine gelmeli sıra.

“Ona destek veren Kamalak’da gelsin, Destici’yi de görelim.”

Fetö’cülerine taktiği böyle. Yalnızlıklarını en uzakta duranlarla yok etmek.

Nerde o, ne istemişsek aldığımız günler..

Nerde o, adımızı duyduğunda ağlayan dört kurucudan biri. Nerde o, Çankaya’da bizi kitap yazmaya teşvik eden öteki dört kurucudan biri.. Nerde o, bize mektup yazanlar, bizim mektubumuzu okuyanlar..

Bir Fetö’cü, kırk yılda geldik buraya diyen bir Fetö’cü elbette bunları demez şimdi. Kırk yıldır peşlerini bırakmayanların, yakalarından tutanların, maskelerini yırtanların “Baş”ını hedefe koyar önce. Kamalak, Kamalak diye çemkirmeleri, 15 Temmuz’dan sonra ilk yapılacaklar öğretilerinden kaynaklıdır.

Teferruat itirafçılar

Milli Görüş erlerine, gönüllülerine, fedakarlarına karşı kim haddini aşarsa ya da genlerinin gereği saldırırsa, cevabını mutlaka alır.

TV kanallarına hergün çıkararak medet bekledikleri üç itirafcıları da olmasa, neyini konuşacaklardı Fetö’nün? Kendimizi anlatabiliriz korkularını yaşıyorlarken hem..

“Furuat”ı sordu bir tv spikeri itirafçılardan birine, bir kadın duyarlılığıyla. Neden o zaman karşı çıkmadınız, dedi. O beyanatten sonra yaşanan zulümleri o dahi unutmamış olmalıki..

Ne dese beğenirsiniz o itirafçı? Üstelik savundu da..

“Fıkhen doğruydu o söyledikleri…”

Hangi maksatla söylendiği, kimlere malzeme olsun diye söylendiği, zulme devam destekli söylendiği itirafçı beyimizin dikkat alanine hiç girmemiş. Bu topraklarda yaşamayan ve fakat ayrıntı, üçüncü, dördüncü sıralık gibi bir manayı çağrıştıran netameli bir kelimelin inadına kullanılmasını onaylaması, içlerine girdiği hükumet yanlısı topluluklarda bir dalga geçme midir, yoksa öte taraflara bir mesaj mıdır? Anlamak ve görmek kapasite meselesidir.

Yazarımız Ali Haydar Haksal 22 Temmuz 2016 tarihli ve “Sıradan bir vaizin bir mite dönüştürülmesi” başlıklı yazısında diyorki:

“1992 yılında Süleymaniye Camii’nde vaaz verirken, onu dinlemek için insanlar caminini demir parmaklıklı pençelerine tırmanırken bir ifadesi belleklerimizde duruyor: “Şu Filistinliler bırakmıyor ki Yahudiler evlerinin balkonunda rahat bir çay içsinler.” Ondan uzak durmamız için bu bile yeterdi.”

Bizim gördüklerimizi, bizim duyduklarımızı neden soluğunun sıcaklığını hissedecek kadar ona yakın olan bugünün itirafcıları görmediler, duymadılar? Ve hatta bu itirafçıların, etkisi ne olmuştur, ileriki yıllarda “ne isterlerse verelim” pozisyonu alacak yöneticilere ve siyasetçilere?

Ocakları kucaklarındadır

Bir ihanet mayını göreviyle Refah Partisi içine sokulan ve AKP zamanlarında Pensilvanya’dan “şavkı” parlatılanlar ağlaya ağlaya “F. Hocamız neden taşlanıyor” yazıları döktürürken yandaş gazetelerde, kahvaltı masalarının programcıları Fetö’culardı; bugün hala oralarda oldukları gibi..

İskender’in kılıcı sıfatlıların rahmetli Erbakan Hoca’mıza “pala” sallamalarının ödülünü bugün AKP’nin halkla ilişkileri, “Nöbethane”lerde onlara alkış olarak veriyor, görüyoruz.

“Önce kötülük defedilmeli” derken 9 Temmuz 2016 tarihli yazısında Genel Yayın Yönetmenimiz Mustafa Kurdaş, herşeyeragmen, C.Başkanı’mızın kanser uru dediklerinin enlem ve boylamını veriyordu. Yönetimin Basın, Yayın ve Halkla ilişkiler birimlerindeki Fetö tekelini böyle anlatabilmiştik. Bu durumdan, bu pozisyonlardan hiçbir rahatsızlık duymamasını ise AKP yetkililerinin, yok sayıyor ve şimdilik tanımlamıyoruz.

“14 yıllık iktidar döneminde Milli Gazete Genel Yayın Yönetmenlerinin hiçbiri Ata uçağına, medya buluşmalarına, medya brifinglerine davet edilmedi.” Derken Mustafa Kurdaş, tarihe yazılması gereken cümleyi bir kere daha ilan ediyordu: “Milli Gazete sadece kendi yoluna baktı, kimseyle paralel olmadı şükür.”

Şimdi ancak katıldığı cenaze törenlerinde tehdit aldığı haberleri şişirilerek yazılan ve yetkili olduğu günlerde Milli Gazete’yi davet dışı bıraktırmasını en önemli icraatı sanan biri, tören merakını yine Fatih Camiinde gidermeye çalışırken, bir genç tanıyacak gibi olmuş ve yanındaki arkadaşına, “Kimdi bu küçük adam? Ben hangi filmden hatırlıyorum onu?” demiş. Duyanlar getirdiler bu bilgiyi bana. Gelecekleri yer burasıdır.

Tam Mehdi, Yarım Mehdi, Hiç Mehdi

“Tam Mehdi bekleniyorken, millet çıkageldi.”

Bu cümleyi bir levha haline getirmişler ve sosyal medyada paylaşıp duruyorlar. Espri yaptıklarını sananların dahili tatminleri böyle oluyormuş.

Mehdi’lik konusunu yazmak benim haddim değil, bilirim. Lakin yayılan ve kabul edilen bu yanlış inancı ve bilgiyi de reddetmek hakkımız her zaman vardır.

Mehdi bekleniyorken..

Kimin kastedildiği ve kime “Mehdi” dendiği açık. Karşı çıktıklarını sananların kullanılmasıdır bu.

28 Şubat 15 Temmuz’un rahmidir

Elbette sadece bu paylaşımlarla sınırlı değil medyanın yanlışları, yanılmaları? Buraya nasıl gelindi’nin hesabı yapılırken, tarihin en alçak darbesi 28 Şubat hesaba katılmıyor.

O günlerde gazetelerde “rahatsız”lıklarıyla haber olan genç subaylar, Amerikalardan demokrasiye balans ayarı dersi alan generaller, sayı saymayı bilmediklerini 28 Şubat bin yıl sürecek diye ilan eden komutanlar, kasten hiç gündeme getirilmiyorsa bugün, cerahat yaranın içine akacak demektir.

15 Temmuz’da kopyalanmaya çalışılan 27 Mayıs’ın hala hesabının kapatılmamış olmasından bizde yararlanarak diyoruzki:

Efsane hükumet Refahyol’un efsane başbakanına o gün dört general emekli ettirme hakkını kullandırmamak için ayağa kalkan mahşerin beş atlısı ve silahlı ve silahsız kuvvetler acaba bugün çok generalin tutuklu çok generalin kaçak olmasında katkımız, hatamız, günahımız vardır, diyorlar mıdır?

O gün bir kaç tane idiler, bugün birkaç bin

İşler vaktinde yapılmalı, söz vaktinde söylenmelidir.

“Düşmanları aylarca hergün namus yoksulu bir yargıç mukallidinin ‘bağlı olmayarak getirildiler’ teranesini gülümseyerek dinledi.”

Sabah Gazetesi’nde Refik Erduran tarafından 22 Temmuz 2013 senesinde yazılan bu yazıdaki “namus yoksulu yargıç mukallidi” sıfatının Yassıada mahkemeleri faaliyetteyken yazılması hak değil miydi, hakkın yanında olmak değil miydi?

Yazılmadı, gördünüz 60 yıldır neler olduğunu. Ya bir de yazıldığını düşünün.

Hafızası zayıf insanlar, Milli Gazete’nin arşivlerine bakmamayı, kendilerince saklanmak sanıyorlar.

BABA’YA YENİ ŞÖHRET

Babasına bir katil bulma peşindeki oğul A.Özal da reyting düşkünü tv’lerin müracaat ettiklerinden.

“T.Özal MİT’in sivilleşmesini istiyordu. Hatta örnekleri de oldu..”

Fetö’cülerden oluşan alternatif bir MİT’ten mi bahsediyordu? Hani Susurluk’ta yok edilmişti bir kısmı o alternatif MİT’in.

Bizim hatırladığımız bu kadar. Neden araştırılmadı bu ülkede bu konular?

Bilseydik, Temmuz’lar yaşanmaz mı idi?

Bir ihtilalcinin son korkusu

Yavuz Donat usta darbeci askerleri yazmış. (Sabah Gazetesi 9 Ağustos Salı -2016) ilk ihtilalin generallerinden Sıtkı Ulay’da malzemelerinden biri.

27 Mayıs’cı, MBK üyesi, Tabii senator, sosyal demokrat parti kurucusu, CHP parti binalarının hatibi..

Halva ve helva farkını değişik anlatmayı seven Sıtkı Ulay’ı bir Özdamar anısından anlatalım biz de..

İbrahim Hakkı Konyalı kütüphanesinde müdür olduğu günlerde dinlemiştim Mustafa Ağbi’den.

“Bugün Sıtkı Ulay geldi. Ben çok tanımıyorum ama ihtilalciymiş. Bir sürü fotoğraf gösterdi. En çok neye güldüm biliyor musun? Tabii o gittikten sonra. Sünnet resmini gösterdi. Sünnet olduğunda çekilmiş. Meğer o resmi bana şahitlik yapmam gerekirse diye gösteriyormuş. Ben onun sünnet olduğunu görmedim ama, sünnet resmini görmüşlüğüm vardır, diyecekmişim.”

Kırk yıl öncesinin sohbeti böyle aklımda kalmış. Bilmem o gün ben de Mustafa Ağbi’ye takıldım mı?

O sünnet resminin ona ait olduğuna inanmayanlar olursa.. Şaka, şaka… Bunlar o gün aklıma gelmezdi benim. Laf lafı açtı, yazıverdik işte.

***

Erzurumlular hemşehrileri Gürsel’i ziyarete gitmişler çankaya’ya. O anı içlerindeki bir şair şöyle dökmüş mısralara.

Çıktı balkona pijamalı,

Diyorki: Çalışmalı, çalışmalı.

Bunu da Erzurum’da talebe olan Mustafa Özdamar Ağbi’den dinlemiştim.

YENİ ZEKA

Kılıçdaroğlu buyurmuş: “Ergenekon, Balyoz gibi davalarda mağdur olanların uğradığı haksızlık telafi edilmeli” Partidaşlarından itirazlar var. Siyasetteki mağduriyetler ne olacak diye soruyorlar? Baykal’dan koltuk alışına gönderme yaparak. Kılıçdaroğlu’nun bir tek cevabı olabilir bu muhaliflerine. “Ben TSK’ya politika karıştırmıyorum.”

TEMMUZ TEMİZLİK DEMEKTİR

Trabzonspor başkanını konuşturmuş Hürriyet gazetesi (12 Ağustos Cuma – 2016) yarım sayfada yayımlamış. “Fetö başka, şike başka… Konuşmaların içeriklerini ne yapacağız.”

Birkaç cümleden müteşekkil konuşmanın ağırlık noktası burası imişki, başlığa yazmakla kalınmamış, üst ve alt spotlarda üçer kere, haber içinde de ikişer kere tekrarlanmış. Hemen altına ise eski etik kurul başkanlarından birinin demeci konmuş. O eski başkan da şunu demiş. “Ayrı ayrı konuşmaların sanki aynı organizasyon için konuşulmuş gibi fezlekeye yansıdğını fark ettik.” 15 Temmuz’da Fetö’ye son veren Türkiye, Fetö’nün 3 Temmuz başlamasını da silecektir tarihten. Bekliyoruz.

KENDİ AĞZIYLA

İzmir’in AP’li ve sürekli belediye Başkanı Asfalt Osman’ın TheEnd’i bir espri ile olmuştu. Misafiri Amerikalı, çok asfalt döktüğümden bu sıfatı aldım, dediğinde yapıştırıvermişti o son verici cümleyi. “Çok kanalizasyon yapsaydınız sıfatınız kanalizasyon mu olacaktı?” “Hainler mezarlığı” icatlı Kadir Topbaş resmini görünce gazetelerde aklıma geldi işte... Bir bitiş hep vardır.

ŞEHİRLERİN DE KADERİ VARDIR

St. Petersburg şehri, St. Petersburg görüşmeleri.. Bu Rus şehrinin adının geçtiği haberler okunuyor, yazılıyor, medyamızda. Günümüzün gençleri şanslı. St. Petersburg’u, st.petersburg olarak biliyorlar.

Ya biz? Geçtiğimiz asrın ortaları zamanlarında doğan bizler, nasıl biliyorduk? Ecevit’in başbakan olduğu CHP hükumetleri günleri… Güneş moteli falan.. İsmail Cem de TRT Genel Müdürü..

Çoğu akşam “ajans” denilen radio ve siyah beyaz tv haberleri, içinde şu kelimelerin geçtiği cümlelerle başlardı.  Stalingrad, Leningrad.. Böylece sosyalizm propagandası yaptıklarını sanan sol özürlü TRT’cilerimiz vardı bizim.

Bir sosyalist partinin iktidara geldiği o sene, Eurovisyon yarışmasında en yüksek puanı, kimsenin iplemediği Portekiz’e vermişlerdi de dünya şaşırırken, bizler utanmıştık.