Gündelik hayatta, özellikle de siyasada çekişme hâlinde

olan, karşılıklı atışanlar, lafazanlıklarında, gevezeliklerinde, boş

sözlerinde, malayaniliklerinde, sıradanlıklarında birbirlerini küçük düşürmek

adına muhataplarını edebiyat yapma ya da hikâye olarak niteliyorlar. Bu,

genel bir kanı durumu.

Edebiyatın bütün alanları, şiir, öykü, roman, deneme,

inceleme, hemen hepsi saf, kristalize, nahif ve incelik içerir. Boş söze,

lafazanlıklara, malayaniliklere yer yok. Böyle olunca edebî bir hayat ve üslup

içinde olanlar ister istemez o ruhtan beslenirler ve şekillenirler.

Hayatın sıradanlaşması, daha çok Batı kurumlarının

hayatımıza girmesiyle giderek derinleşti. Demokrasi denilen kurum hayata

girince, taraflar kendilerini topluma kabul ettirme adına yüksek ses tonuyla,

gevezeliklerle ve yalanlarla dolu bir hayata yöneldiler. Yalan söylemek,

abartmak, yanıltmak temel bir üsluba dönüştü. Böyle olunca da taraflar

birbirine benzer olan söylemlerini ve ifadelerini edebiyat diye nitelendirerek

küçümsemeye başladılar. Bu tutum salt siyasa adamları arasında değil, gündelik

hayatta da insanların bir tarzı hâline geldi.

Şiir, düşünce hayatımızın özünü oluşturur. Büyük veliler

ve büyük şairler, edebiyatın en üst dili olan şiirle söylemeyi tercih ettiler.

Şiir söyleyemeyenlerin yanında büyük şairler yer aldılar onlar birbirlerini

tamamladılar. Tabduk Emre yi bize tanıtan ve varlığından haberdar olmamıza Yunus

Emre sebeptir. Eğer Yunus Emre şiir söylemeseydi, biz bugün Tabduk Emre nin

varlığından haberdar olamazdık. Mevlâna hem büyük bir veli, hem de şair.

Divan-ı Kebir i, Mesnevi si, mektupları, sohbetleri hemen hepsi bir süt dille

ifade edilmişlerdir. Biz onun dönemini ve ruhunu ancak Mevlâna ile

kavrayabiliyoruz. Düşünce hayatımızın özünü oluşturan da budur. Yakın zamanın

büyük şairlerimizden üstad Necip Fazıl, Abdülhakim Arvasî nin yanında yer

alınca, bu yeni süreçte bir açılım yaşandı. Biz, bugün bir veli olan Abdülhakim

Arvasî yi Necip Fazıl ile bildik ve tanıdık. Onlar birbirlerinin hayatına

girmemiş olsalardı durum farklı olabilirdi. Belki biz Abdülhakim Arvasî diye

birini tanımamış olacaktık.

Leyla ile Mecnun, Hüsrev ile Şirin benzeri mesneviler de

düşünce hayatımızın bir başka yönünü oluşturur. Bütün bu eserlerde hem Kur an,

hem sünnet, hem hadis, hem meseller var. Mevlâna nın mesnevisi aynı zamanda bir

tefsirdir. Salt tefsir mi, hadis yorumu, hayat algısı ve bakışını içerir.

Büyük şairlerimizin mevlitleri, kasideleri, gazelleri üst

dille hayatın algılanması ve yaşanmasıdır. Böyle olunca bu kadar seçkin bir

hayatın bugün sıradanlaşması nasıl izah edilebilir

Batı ya özgü kavramlar hayatımıza girince sınırlar da

kalktı. Batı düşüncesi sınır tanımıyor. Giderek bunu daha da genişletiyor. Bir

Müslüman yazar ve sanatçı yazdıklarından da sorumludur. İnsanı etik dışı bir

hayata götüren üslup ve ifadelerden kaçınır. Kötülükleri, çirkinlikleri,

yalanları hayatın içine çekmez. Yazısının dışına iter ve ondan uzak durur.

Tiyatro, sinema ve romana karşı olan çekincesi de bundan kaynaklanıyor. Bir

Müslüman, kendisini tehlikeye atacak ve günaha sokacak olan davranışlardan,

sözlerden, yazı ve şiirden uzak durur. Batı düşüncesi, cinselliği de en uç

noktalarına kadar dışa vurur. Böyle yapınca insanın özüne ait ne varsa tüketir.

Zamanla da artık onun için hayatın tat alınabilir yanları kalmaz. Metafiziksiz,

ürpertisiz bir hayatın içinde sıradanlaşır.

Tüketim, yani israf salt maddî olanlarla olmaz. Hayatın

kendisi de, sözleri de, davranışları da aşırılıklar içerdiğinde israf edilmiş

olur. Bireye geride çok şey kalmaz.

Günümüz insanı edebiyattan ve hayatın özgünlüğünden

uzaklaştıkça, batılı kavramlar içinde debeleniyor. Onlara özgü hayatın

çirkinliklerine bulanıyor. Bu durumda da içinde bulundukları sıradanlıkları

birbirlerine edebiyat adıyla töhmet altında tutuyorlar.

Benzer durum masal için de geçerlidir. Masallar, insanın

belleğini zorlayarak, doğada var olan, Allah ın yaratmış olduğu bir uzamda

başka şeylerle ifadesi olarak hayatta yer alırlar. Hayal dünyamız bizi

görünenlerin ötesinde bir şeylerin varlığını düşünmemizi sağlarlar.

Yanlışlar ve sıradanlıklar özellikle siyasal hayat içinde

yer alınca, siyasaya olan güven de azaldı. Çünkü yalancıların,

hayalperestlerin, gevezelerin, boş adamların tutumları özgün olan hayatımızı

yanlış bir düzleme çekemeye neden oldu. Erdemli siyasa adamları yerine, geveze

adamlar hayatımıza girdi. Yaptıklarını edebiyat olarak nitelerken, aslında hem

edebiyatı küçük düşürmeye neden oldular, hem de kendileri toplum katında

değersizleştiler.