Klişe bir cümleyle başlayalım: Türkiye, referandumun ardından “yeni bir döneme” girdi. Neden yeni bir dönem? Çünkü Cumhurbaşkanlığı makamının “partili” bir niteliği var. Yeni sisteme 2019’da geçilecek olsa bile, “partili Cumhurbaşkanı” realitesi yeni bir başlangıca işaret etmekte.
Peki her “yeni” iyi midir? Tartışılır. Hatta tartışılmalıdır. Hatta ve hatta “çoktan” tartışılmalıydı. Tartışıldı mı, üzerine bir mutabakata varıldı mı? Hayır. Nedense “bu iyidir” önkabulüyle hareket edildi ve “yeni” denerek toplumun önüne kondu. İstişare olmayan yerden sağlıklı bir netice üretebilmek ne derece mümkündür, göreceğiz. Hele ki, toplumun net olarak yarısı mutmain değilken, çeşitli endişe ve çekimserliklere sahipken.
Anayasa madem bir mutabakat metniydi de, neden toplumun rızası yerine “yüzde 50+1” şeklinde bir yaklaşıma gidildi? Cevabı yok. Kafalardaki soru işaretleri giderilmediği gibi fiilen mevcut olan toplumsal kutuplaşma da “resmileşmiş” oldu.
Toplumda biriken stres, referandumdan sonra azaldı mı peki? Ona da hayır. En başta da siyaset kurumu, bu “gaz sıkışmasını” daha fazla hissediyor. En azından bir süre toplumun gündeminden uzaklaşır diye beklenen kısır siyasi tartışmalar, düşük dozajlı da olsa sürüyor. Artık “resmi bir nitelik kazanan” iki karşıt kamp, “kağıt üzerinde” 2019 seçimleri için mesaiye yavaştan da olsa başlamış durumda.
“Kağıt üzerinde” 2019’da, ancak Türkiye gibi akşamdan sabaha gündemin değiştiği, hele ki siyasette neyin ne zaman olacağının tahmin edilemeyeceği bir ülkede, belki de bir sene içinde yeni bir sandık ihtimali hiç de uzak görünmüyor.
Türkiye, bu sefer de Cumhurbaşkanlığı seçimi potasına ve tartışmalarına kapılıp kendi gerçek gündemlerini ıskalayacak demektir bu. Ekonomideki vahim tabloyu, işsizliği, enflasyonu, dış politikadaki son derece tehlikeli gelişmeleri, yanı başımızda bitmesi muhtemel “küçük ve yapay devletçikleri”, çiğnenen “kırmızı çizgilerimizi”, Ortadoğu’nun ve İslam aleminin başına bela olmayı sürdüren BOP’u, Büyük İsrail projesini vs… Toplumsal gerginliği, artan ahlaksızlığı ve rezaletleri tabii… İlkokullara kadar düşen, çocuk parklarına kadar sızan uyuşturucuyu, türlü belaları… Toplumun gerçek gündemi namına ne varsa hepsini yine siyasete kurban vereceğiz demektir yani.
Bu kanaate nasıl varabiliyoruz? İki karşıt kampın da Cumhurbaşkanlığı adaylığı üzerinden yaptıkları açıklamalar ve yer yer tartışmalar bunu işaret ediyor. “Evet” cephesinin adayı elbette ki belliyken, “Hayır” cephesinin bir aday ismi telaffuz etmesi bile tepkiye sebep olabiliyor. Yani, ortada “ne fol var, ne de yumurta”, ancak siyasetin kazanları yine kaynıyor. Herhangi bir şey olmadığı halde, ihtimal üzerine bile ortalık neredeyse “karıştı karışacak” bir kıvama geliyorsa, siyasetin kısır gündem ve tartışmalarından kaçacak bir yer yok diyebiliriz. Maalesef!
Nihayetinde bu bir yarış ise ve aday olmak da bu işin gereği ise, neden, şu ismin veya bu ismin, aday olarak zikredilmesi tepki görüyor, ilginç gerçekten de. Yani bu kafayla gidilirse, pekala karşı bir adayın çıkması bile ayıplanacak bu gidişle. Ki, neticede ortada bir aday da yok yani…
Bu kısır siyaset gündemi, her yerden toplumu kuşatıyor ve neredeyse nefes alma imkanı bile vermez hale geliyor. Yatıyoruz siyaset, kalkıyoruz siyaset, sağa dönüyoruz tartışma, sola dönüyoruz münakaşa ve neticesinde de gerilen sinirler, birbirlerine düşman kesilmiş insanlar, kendi gerçek sorunlarına kafa yormak yerine bir fasit daireye hapsolmuş bir toplum…
Fasit daireye hapsolduğumuz yetmezmiş gibi işin kötüsü o dairenin çapı da her geçen gün daha da daralıyor.