İçimizde birikmiş ne çok kelime varmış. Birkaç hafta önce hafıza ve kelimelerin bana hatırlattıklarını içeren yazımıza kendi kelimelerini yazan dostlarımız olmuş. İnteraktif bir hal alması güzel tabi. Bu hafta bu kelimelere verelim istedim yine. Siz de kendi kelimeleriniz ve size hatırlattıklarını mail maharetiyle ulaştırabilirsiniz. Belki de bir yazıyı da siz yazarsınız. Mutlu oluruz sadece…
Kelimelerin, görüntülerin ve kokuların bana hep “acı”yı hatırlatmasından rahatsız değilim. Burada yazdıklarımdan rahatsızlık duyulması beni sevindirir sadece. Kapanmayan onca yarayı barındırıyorken vücudumuzda “acı yok” diye takılabilmek sadece bir boks filmi repliğinden ibarettir. Acı var bu dünya da. “Ne çok acı var” bu dünya da. Acıtmıyorsa bizi, sızlatmıyorsa içimizi, harekete geçirmiyorsa kadercilik yapmaya başlamışsak, parçalamışsak çözümleri, bütün olmak zorlaşmışsa; ama ki ahkam kesmekten vazgeçemiyorsak, düşman ara vermeden emelleri uğruna fiziksel eylemler yaparken uzaktan seyredip avazımız çıktığı kadar küfrederek söndürmeye çalışıyorsak yangını; yazabiliyor, konuşabiliyor ama iş yapmaya geldiğinde müteahhit kafası yaşıyorsak; her şeyin doğrusunu biz biliyoruz, bizim bildiğimizde başka bir kitabın marifetiyse… Bu cümle nasıl başlamıştı hatırlayan var mı?
Müslümanlar kardeştir ve bir vücudun azaları gibidir ise; “Acı”mak en doğal insani hal değil midir?
Başka yazacak konum kalmadığından giriyor değilim bu meselelere. Kendi hafızamı da diri tutmalıyım. Yoksa size Marshall Adaları ile ilgili jeopolitik ve politik bilgiler aktarabilir, yönetim ve geçim kaynaklarıyla alakalı havadisler taşıyıp ilk davet edileceğim programda KJ olarak “Marshall Adaları uzmanı” yazılmasını da isteyebilirim. Küresel ısınma büyük bir problem. Ya bir çocuğun ailesinin öldüğü göçüğün altından sağ(!) kurtulması. Daha mı küçük! Kolombiya’daki referandum sonucu Irak’taki belirsizlikten daha mı önemli olmalı. Finlandiya’nın eğitim sisteminin mantığına kafa yormak belgeselcilere düşmüşken kendi çocuklarımıza okutacak kitaplardan emin olamamamız komik bir ironi değil mi?
Nerede benim kelimelerim? Hani yaralarım?
Kızmayın. Farkındayım. Konuyu dağıtmadan toplamak mümkün olmuyor. Masamı da sırf toplama ihtiyacı doğsun diye dağıtanlardanım ben de. Alakalı alakasız birçok şey vardır masamda. İlk bakışta alakasız gibi görünse de bana çağrıştırdıkları açısından kıymetlidir. Dağınıklık içinden devşirebiliyorken acılarımı; masayı toparlamak bana eziyettir. Toplamayacağım masayı işte. Kapansın bu mesele!
Her daim bir boş kâğıt vardır masamda. “Yazılmayı bekleyen yeni bir acı daha” dedirtir bana her seferinde. Yazmayan bir kalem vardır. Her seferinde ilk elime o gelir inadına. Kağıtla buluşturduğumda rengi çıkmaz ya mürekkebin… kalemin bıraktığı izler bana kendi elimizle çizdiğimiz sınırları hatırlatır. Sınır nedir ki? Biri şuraya bir çizgi çekti diye kaderimiz mi ortaklığından sıyrılır? Kulaklığım her zaman bilgisayara takılıdır. Şu satırları yazarken bile kulağımda. Onun işi başka. Bana müziği getirmeli. O müzik ise kelimeleri saklandığı yerden çıkmaya ikna edebilmeli! (Natascha Atlas – Gaftsa çalıyor şu an mesela) MGV logolu bardağım var. Yeni bir dünya düşünü ilk ne zaman kurmaya başladığımı hatırlatır bana. Bu fikrin bir hayal olmadığını ve somut olduğunu, kızıl elma değil ulaşılabilecek bir hedef olduğunu, hiç olmazsa yürümek için en şerefli hayat yolu olduğunu unutturmaz bana. Çayımı da içerim tabi arada. O işe yaramadığını söylemedim zaten..
Siz de bakın etrafınıza. Baktıklarınızı ve gördüklerinizi yazın bir kâğıda. Tarih tutuşturun bir köşesine. Biriktirin kelimelerinizi. Faize bulaşmadan yapabilirsiniz üstelik.
Dilerseniz paylaşın benimle. Ben de herkesle… Keyfiniz bilir…
Kalbinizin sahibine emanet olun…
Eyvallah!!!