KURBAN BAYRAMI OLAN ÜMMETİZ

Kullanan ünlüler haberleriyle uyuşturucu maddelere sınıf atlatılırken, Adli Tıp bilgileriyle insanımızın oyalanmasına, TV5’teki bir programda karşı duruş gösteren Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Yılmaz’ın itiraz cümlesi sosyal medyada paylaşıldı, konuşuldu ve yorumlarda yankılandı.

Saç tellerinde uzmanlaşanlara, emeklinin ses tellerinin tercümanlığıydı Mustafa Yılmaz’ın yaptığı.

“Emeklinin saç telini analiz edelim, yüzde elli makarna, yüzde elli simit çıkacaktır.”

Emeklilerimizin yedikleri 2025 yılının son gündem maddesi olduğunda, Konya topraklarında yaşanmış ve darbımesel gibi dillere düşmüş bir olayı hatırladım. Emekliliğin bilinmediği o zamanlarda ihtiyar bir köylüdür kahramanımız.

Demirdiş Koca lakaplı fakirin görme duyusu iyice azalınca şehre doktora götürürler.

Doktor, muayenesinden sonra Demirdiş Koca’nın beslenme durumunu öğrenmek ister.

“Amca, sen et yedin mi? Et yiyor musun?”

Gözlerinin zayıflama sebebinin doktorun sorusunda olduğunu sanan Demirdiş Koca hemen itiraf eder.

“Kurban Bayramında ciğer yedim.”

Çocukluğumun iz bırakmış anlatımlarında çok duymuştum, insanımızın “Demirdiş Koca’nın ciğer yemesi gibi” ironisiyle söze girdiklerini.

Bugün simit ve makarna ile gündem olan emeklilerimize de doktorlarımız soruyorlar mıdır, bilemem; et yiyip yemediklerini.

Ekran Resmi 2026 01 02 12.50.34 Kopya

DERTLERİ ZEVK EDİNDİK OTELLERİ EV EDİNDİK

“Otellerde kalan emekliler” haberleri de son Aralık ayının bir köşesinde yer bulunca medya ortamlarında, söz, Meclis’e taşmış, Aile ve Sosyal Güvenlik Bakanı Sayın Göktaş, bütçe görüşmeleri sırasında bakanlığının savunmasını yapmış.

Gerekli incelemeler sırasında bahsedilen kişilerle konuşulduğunu, zor olsa da ikna edildiklerini ve konukevine yerleştirdiklerini vurguladıktan sonra, bir uzun cümlesi daha var Bakan Sayın Göktaş’ın; öteki emeklileri haber yapan medyaya sitemlerini yüklediği.

“Üzülerek gördük ki, devletimizin sunduğu tüm imkanlara rağmen bireysel tercihler bilinçli olarak vatandaşlarımızı yanıltmak amacıyla toplumsal bir kriz gibi sunulmaya çalışıldı.”

Bakan Sayın Göktaş’ın cevap yazıcılarının üzerinde çok çalıştığı ve haber sitelerinde virgülsüz olarak yer alan bu savunma cümlesine hiç gerek yoktu halbuki.

“Bireysel tercih” tanımı üzerinde daha çok durulsa idi, taş gediğe tam yerleşmiş olurdu, tezimizi örneklerle izaha çalışalım.

Şairimiz Yahya Kemal mesela. Yıllarca büyükelçilik yapıktan sonra, emekliliğinde Park Otel’de yaşamıştır. Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiirini Süleymaniye’deki bir köşkte yaşayarak da yazabilirdi. Yahut Sessiz Gemi şiirini Haydarpaşa limanı civarındaki bir evde otururken de yazabilirdi. Fakat o, otelde kalmayı Bakan Sayın Göktaş’ın buyurduğu gibi “Bireysel tercih” yapmıştır.

Otel odalarında kalan bir başka ünlü şairimiz daha var, Üstad Necip Fazıl Kısakürek.

“Ağlayın, âşinasız, sessiz, can verenlere

Otel odalarında, otel odalarında”

Fakir fukaranın barındığı bir otelde kalan Necip Fazıl bu şiiri yazmıştır, cümlesiyle bilgi depolarında izahı kayıtlı “Otel Odaları”nı bakan danışmanlarının bilmediğini düşünmek abestir.

Hatta emeklinin barındığı şeklinde bir düzeltmeye de gerek duymadan, Bakan Sayın Göktaş otel tercihlerini, edebiyatımıza katkısından dolayı desteklediklerini de söyleyebilirdi. Hem otellerimiz sadece turistlere hizmet vermemeli. İkna gücü ile karşılaşmayan emeklilerimiz de vardır.

Whatsapp Image 2026 01 02 At 18.56.29

BİTMEYEN MİLLİ SAVAŞ HİKAYELERİMİZ VAR

‘’Aklım hep o çocukta… Hep o çocukta… Bir büyük adamın ölümü ile bir küçük çocuğun ölümü arasında ne fark vardır? Kır sakallı ihtiyarı gözüm önünde yere yatırıp bir koyun gibi bağırta bağırta boğazlamadılar mı? Üç yerinden süngüleyip yere serdikleri delikanlının başını taşla ezmediler mi? O kızın anasını bir çuval parçası gibi sürükleye sürükleye alıp gitmediler mi? Lâkin bunların hiçbiri o çocuğun ölümü kadar tüyler ürpertici değildi. Yavrucak “Teslim! Teslim!” diye de bağırdı idi. Hiç teslim! Diyen adam öldürülür mü?’’

Süngülü düşman askerleri arasında başı açık kadınlar; sarıkları boyunlarına dolanmış adamlar, yalın ayak çocuklar bir kasırgaya tutulmuş gibi tozu dumana katarak koşuşuyorlardı. Bu kalabalığın arasında bazen yere düşenler oluyordu. O vakit süngülü askerlerden biri geriye kalıyor, bu düşeni tekmeleyerek tüfeğinin dipçiği ile vurarak kaldırmaya çalışıyordu. Bazıları kalkmıyordu ve “Gamuto Turkos!” küfürleriyle beş on yerinden süngülenip kalıyordu. Ben çıktıktan sonra yolun üstünde böyle kaç tanesine rastgeldim: Bir çocuk gibi büzülmüş yatan saçları kınalı nineler ve eli yarasının üstünde yapışmış kalmış, gözleri yarı açık yiğit delikanlılar gördüm. Lâkin bunlar arasında en acıklısı o “Teslim! Teslim!” diye bağıran kız çocuğunun cesedi idi… Yavrucak yere atılmış, çiğnenmiş bir kağıt gibiydi; kollarını havaya kaldırdı: “Teslim! Teslim!” diye bağırdı. Sekiz dokuz yaşında ya var ya yoktu; lâkin o kadar zayıf, o kadar çelimsiz bir şeydi ki yaşla; cinsle, et ve kemikten insanlıkla hiçbir alâkası yok gibi görünüyordu; bütün vücudu bir yaprak gibi titriyordu ve sesi bir civcivin, bir küçük kuşun sesine benziyordu. “Teslim! Teslim!” diye bağırdı. Bu tedbir nereden hatırına gelmiş, bu kelimeyi nereden öğrenmişti? Birdenbire gözlerimden yaşlar boşanıverdi. Onun süngülendiğini bu yaşların arasından gördüm. Yavrucak vücuduna batan süngüden daha küçüktü; kendisini öldüren adamın yüzüne hayretle bakıyordu. Birkaç defa “Anne! Anne!” diye haykırdı ve ortasından kırılan bir ince dal gibi iki büklüm yere yuvarlandı.”

“Tahkiki Fecayi” heyetinde görevlilerden Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Milli Savaş Hikâyeleri” adlı kitabındaki bir şahit anlatımından aldık, okuduğunuz bu notları.

Varlık Yayınları’nda 1947 yılında kitaplaştırılmış bu hikâyelerin yazım tarihi 1922 senesidir.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Düşman vahşetine azami bir derecede saha olan yerlerden biri de Kasaba (Şimdi Kaş ilçesinde) kazası idi,” notuyla anlattığı bu ve benzeri hikâyeleri okuyarak yetişmiş birkaç nesli vardı Türkiye’min.

Yüzyıl önce bizim ülkemizde olan vahşetin şeddelisi şimdi miting konusu yapılan ve gemilerimizin yük boşalttığı komşularımızda yaşanmaktadır.

Oralarda da “Teslim! Teslim!” diyen küçük kızlar, politikacılarımızın ağzında rakamlar olurken bugün; onların da hikâyeleri yazılır bir gün, hatırlatmasına belge olsun istedik bu yazımız.