Gül seçildiğinde

“Hayırlı olsun” demişiz

Merhum Korutürk’ün Cumhurbaşkanı seçildiği günün ertesinde yayınlanan gazetemizin “çerçeve”sinde “sınıf arkadaşım Fahri Korutürk” başlığını atmıştı rahmetli Üstad Necip Fazıl.

O günlerde yayınlanan Fahri Korutürk yorumlarının en doğru çıkanı, üstadın yazdıkları idi. Biz bunu yaşadık. Halbuki çoğumuzun içinde, Heybeliada Deniz Harp Okulu yıllarından kalan tesbitlerin, aradan geçen onca zamanda değişime uğrayacağı, değişmiş olacağı şeklinde şüpheler vardı. Lakin rahmetli Üstad tıpkı Süleymannamesi’nde olduğu gibi haklı çıkmıştı. Buradan şu mana sakın çıkmasın: Üstadın yorumu olumsuz idi. Hayır! Ki Korutürk’ün iyi bir Cumhurbaşkanlığı yaptığını, ihtilale müsaade etmemesinin ötesinde, halefleriyle kıyasladığımızda anladık. Bilhassa sekizinci ve dokuzuncu ile...

Abdullah Gül bu ülkenin onbirinci Cumhurbaşkanıdır. Hayırlı olsun dileklerimizle paylaşmak istediğim kanaatlarım olduğundan yazımızı ta gençlik yıllarımızdan başlattık. Korutürk’ün Cumhurbaşkanı olduğu o yıllarda üniversite talebesiydik biz.

Sessiz, sakin, az konuşan o günlerin Gül’ü arkadaşlarından bir adım önde idi. Geldiğimde hazır bulduğum, taşları yerine oturtulmuş bir Talebe Birliği’nde. Sayın Gül’ü öyle öyle tanımıştım. Ha, bir de onun hep paltolu görüntüsüyle hatırlıyorum. O yıllarda palto hadisesinin azlığından mı, yoksa parka bozmalarının tercihinden mi bilmem, paltolu yani biraz korunaklı bir Abdullah Gül imajı vardır hafızamda.

Sık sık Erenköy’e Necip Fazıl’ın ziyaretine gidişlerimizde alıp götüren konumunda olması, temsilci olma özelliğindendi. Tartışmalarda, gruplaşmalarda biraz kenarda gibi duruyor olmasından mı idi, herkese yakınlığı Bu yakınlıkta eşit uzaklık gibi bir kavram hiç yoktur.

Ben Sayın Gül’ün, Atatürk, Bayar, Sunay, Korutürk geleneğinde bir Cumhurbaşkanı olacağına inanıyorum. Tıpkı asker kökenli olmayan Bayar gibi... Cumhuriyetçi ve demokrat.

Bu ülke hâlâ Semra Özal’ın enfekte ettiği rahatsızlıklarla uğraşmakta/boğuşmakta ise, Hayrünnisa Gül, bilhassa endişeciler için bulunmaz bir avantajdır. Abdullah Gül, T. Özal’ın Semra Hanım’sız yapamamasının nelere mal olduğunun, bizzat o sıkıntıyı o yıllarda yaşayarak öğrenmiştir. Bu dahi bu ülkenin Abdullah Gül ile bulduğu bir kazanımdır.

Bu ülke umarız Abdullah Gül ile çok kazanır. Çünkü benim arkadaşım Gül, hep kazananlardan yana olmuştur.

‘Kesim’ler ülkesi

Yukarıda okuduğunuz yazı bu gazetede 2 Eylül 2007 tarihinde “Hayırlı Olsun” başlığı altında yayımlanmıştı.

Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olduğunun daha ilk haftasında bu yazıyı kaleme alırken yaşadığım endişelerin, acabaların hiç birini bugün unutmuş değilim.

Kimseye olumsuz malzeme vermek istemiyorum bir, daha ilk günden başlamayın karamsarlığa, denmesin diyordum, iki.

Gömleğimizi çıkarmadığımız için hafızamız bizim olarak kalmıştı.

Rahmetli üstadın, sınıf arkadaşını anlatırken, pembe renklidir, ama kızıla çalması muhtemel bir pembe renk demesine rağmen, onun günlerinin bilhassa dokuzuncu ile kıyaslandığında daha olumlu çıkmasını ya da saymamızı, isteyen araştırıversin. Milli Görüş, Meclis’te idi ve hükümetlerin icraatçı kanadını oluşturuyordu.

Karamsarlıkla suçlanabilirdik, dedim. O’nu tanıyordum ve bugün sayın eşinin “Dindar kesim” diye tanımladığı insanlar adına dişe dokunur, o olduğu için oldu, diyebileceğimiz bir beklentim yoktu.

Çünkü o “Dindar kesim” bu ülkede kazandırılmıyordu, kazananlar sınıflarına alınmıyorlardı.

Fakat yine de önümüzde, geçmişte yaşadığımız yıllardan farklı olabilecek, yaşanabilinecek bir 7 (yedi) yıl vardı. O 7 (yedi) yılı AKP ile yaşayacağımızı bile bile “Bu ülke umarız Abdullah Gül ile çok kazanır.” Dedik, sondan bir önceki cümlemizde.

Son cümlemizde ise, “Benim arkadaşım Gül” derken, rahmetli Üstad’a bir öykünmek değildi meramım, son dört kelimeme yahut teşhisime herkes inansın istiyordum.

“(Gül) hep kazananlardan yana olmuştur.”

1973 seçimlerinde, kendi yöresinde, memleketinde MSP adaylarının çalışmalarına, propoganda gezilerine katılmamasını, yeterli sosyallik görmemesine bağlamasına rağmen, biz biliyorduk ki, o da “Bozbeyli varken, Süleyman Arif Emre’ye mi oy vereceğiz” diyen çok eski başkan’a yakın duruyordu.

1977 yılında İzmir’de T.Özal kazansın diye çalıştığını bizzat kendisi de anlatmıştı TV röportajlarında. Çünkü T.Özal’ın sıfatı ve görüntüsü hep kazananlar mahallesine düşüyordu.

Sonra ihtilal ve T.Özal yıllarında herkes kendi yakınlarıyla oluşturduğu dairelerde (çapı belli yuvarlak halka) tatmin ararken, karşılaştığımız “eski” arkadaşlardan alıyorduk “kimin, ne olduğu”nun haberini.

– “Ha, o mu Çoluğa, çocuğa karıştı. Bıraktı bu işleri” gibi...

Yahut,

“– Galiba filan kurumda emekliliğini bekliyor.” Gibi...

Refah Partisi’nin belediye başkanlıklarını kazanmaya başladığı günlerdi. Sirkeci’de bir tüccar yazıhanesinde karşılaştığımızda, üç kişilik bir sohbet ortamı halkasında olmuştu son muhabbetimiz, son konuşmamız. (Ziyaret edilenin bu fakir olmadığını ayrıca belirtmeme gerek var mı idi, bilmem.)

Aramızdaki eski hukuka, MTTB’de aynı havayı solumamızın, aynı sloganları haykırmamızın hatırına dayanarak, sormuştum sorularımı ve seslendirmiştim itirazlarımı. (Tüccar arkadaş, sınıf atladığını ispata çalışıyordu ve hiç aklında siyasetle uğraşmak yoktu o sıralar..)

– K.Ö. ile görüşüyor musun

K.Ö. ANAP milletvekilliğinden sonra Arabistan’da çalışıyordu.

Diğer sorum ise siyaset üzerineydi.

– Türkiye’ye dönmeyi ve siyasetle uğraşmayı düşünüyor musun

Cevabı olumsuzdu. O günkü halinin, durumunun kendini tatmin ettiğini, oralarda kalmayı düşündüğünü söylemişti…

İtiraz ettim. Ben de onu ve hemşehri grubunu iyi tanıyordum. Onu siyasete sokacaklarını (ele geçirdiklerinde) biliyordum. Bunları söyledim ve K.Ö.’ye mesafeli olmasını…

Sonrasını herkes biliyor. Yine kendi anlatmıştı bir tv kanalında. “Memlekete geldim. Arkadaşlar beni aday yaptılar.” Gerçi arka bahçesi de var bu gelmenin/göndermenin ama…

Cumhurbaşkanı olduğunda duyduğumuz ve fakat yazamadığımız acabaların, endişelerin kaynağında K.Ö. aklının olduğunu kabul etmemizin yanında, sayın Gül’ün, bir gün bu ülkede siyaset yaparsam, bir gün bu ülkede yönetim makamlarına gelirsem, diye başlayan hayallerinin hiç olmadığını bilmemiz yatıyordu. İşte bu bilgi idi bizi umutsuz kılan..

Hayal deyip geçmeyin. Bir ülkenin yıllarını etkiliyor. Yoksa boşuna mı söyledi yeni Cumhurbaşkanı “öncekiler gibi olmayacağım” derken kurduğu hayalleri.. (Gelecek günlerde sayın Erdoğan’ı da yazabiliriz; ona da “arkadaşım” dememiz sürpriz olmasın.)

Son olarak şunu diyeyim: bugün çok konuşulan, çok yazılan Hayrünnisa hanım’ı biz de yazmışız. Hem de ne kadar iyi niyetle yazmışız..

Protokolünden belli olmak-I

Bir yeni Cumhurbaşkanı’mız daha oldu.

Cumhurbaşkanlığı makamı denince akla protokol geliyormuş.

Hafızası güçlü gazetecilerden Yavuz Donat (Sabah Gazetesi - 22 Ağustos 2014) yazmış yine unutamadığı protokol görüntülerini... Biz de ondan faydalanarak yapmaya çalışalım mizahımızı.

İçinden İnönü geçen bir protokol hikayesi ile başlayalım.

Anıtkabir’de... Önde yürüyen başbakan Demirel... Yaşı 40 civarında. Arkasında ise 80 yaşında bir İnönü.

Yavuz Donat, Demirel adına iyi düşünmüş olacak ki, İnönü’nün önünde yürümeyi içine sindiremedi, diyor.

Ne yapmış içine sindirememiş de...

İnönü’nün sırasına gelerek, aynı hizada yürümeye başlamışlar. Sonra İnönü, Demirel’i yerine, öne göndermiş.

Olay bu. Bir de biz yorumlayalım.

Demirel, İnönü’nün önünde yürüyor ve durumdan rahatsız olduğu doğru. Lâkin bu rahatsızlık, Demirel’in, aman imajıma birşey olmasın korkusundandır.

40 yaşında başbakan olmuş, ilk gelmesi... Yedi kere daha gelme hesabı bir onun kafasında var.

Millet şunu demesin ister Demirel:

“Bak gördünüz mü İsmet Paşa’yı. İsterse başbakan astırtıyor, isterse önüne katıp götürüyor!”

İsmet Paşa tarafından güdülen bir başbakan olarak bilinmek, Demirel’in işine gelmezdi de İsmet Paşa’nın işine gelir miydi

Çünkü bunun bilinmesine ve Demirel’in, “Ben bir İsmet Paşa hayranıyım” demesine çok yıl var.

Sen öne geç, der Demirel’e İsmet Paşa. Önemli ve büyük olduğunu anlatır, protokol insanı küçültmez, diyerek...

II

Bu ülkede protokolcü babaların, protokolcü oğulları sıralaması yapıldığında ilk sırayı Erdal İnönü alır.

Bakın, onun da bir protokol hikayesini anlatmış Yavuz Donat bey. Biz de “ardındaki gerçek”e ulaşmak için tekrarlayalım.

T.Özal’ın Cumhurbaşkanı olmak istediği günler. Bugün Kılıçdaroğlu’nun seleflerinden Erdal İnönü der ki: Eğer seçilirse... Cumhurbaşkanı Özal’ın elini sıkmayacağım.

Cümle aynen böyle. Lütfen dikkat!

Bu ülkenin insanları, siyasetçilerin el sıkma tartışmalarına hiç yabancı değildir. Hele gazeteci sınıfı “kaynatma”ya ayarlanmışlarsa...

Anarşiyi durdurmak, demokrasinin devamını sağlamak, ihtilalin olmasını engellemek gibi konuları görüşsünler, konuşsunlar ve anlaşsınlar denilerek biraraya getirilen Demirel–Ecevit olayını hatırlayalım. Biri iktidar, diğeri anamuhalefet lideri...

Çıkışta, daha onlar ne olduğunu anlatmadan, bir gazeteci (mutlaka ayarlı ve başka kanallara çalıştığına inandığım biri) hemen şu soruyu sormuştu:

– Ecevit’in elini sıktınız mı

Mesajı alan Demirel, derdinin bu ülke olmadığını anında, o gazeteciye verdiği cevapla, o gazetecinin ayarcılarına bildirmişti. Yani bir nevi emrinizdeyim, efendim durumu...

– Elbette sıktım. Binaenaleyh başka bir yerini mi sıkacaktım

Kahkahalar, kahkahalar... Kimin umurunda ne konuşulduğu...

İktidarla muhalefet anlaşamıyor. Bari bir ihtilal olsun, fitili işte orada ateşlenmişti.

Bir daha bakalım, sayın oğul İnönü’nün iddiasına.

“Eğer seçilirse... Cumhurbaşkanı Özal’ın elini sıkmayacağım.”

Şimdi merak etmez mi hiç kimse, neden hiçbir gazeteci gidip sormadı oğul İnönü’ye.

“Başka bir yerini mi sıkmayı düşünüyorsunuz ”

Çünkü gerek yoktu. Böyle bir soru lüzumsuzdu. Mesajın Özal’a olduğunu herkes anlamıştı.

Yani Erdal İnönü diyordu ki: Ey Özal, seçileceksin, Cumhurbaşkanı olacaksın. Şimdi Başbakan iken, bizim için yapman gerekenlerin hepsini eksiksiz yap. (CHP, o eski –paralı– günlerine dönmelidir.) Elini sıkmam dememi, Cumhurbaşkanı olduğunda yapamayabilirsin, diye anla.

Özal akıllı adam, anlamaz mı

Yine bir Anıtkabir töreni ve yine protokol sıralaması...

Özal, Oğul İnönü’nün yanına geliyor ve elini uzatıyor.

– Haydi sık!

Oğul İnönü’nün dediği olmuştu zira.

III

Bu ülkede Yavuz Donat gibi unutmak istemeyen gazeteciler olursa, Özal’ın protokol hikayeleri tükenir mi

Birini daha anlatalım. Ki siz de itiraz edin Özal birinci adamdı diyenlere. Hayır hep ikinci adamdı, deyin.

İhtilalden sonraki ilk seçim. Millet tercihini ANAP’tan yana kullanmış. Lakin Özal, kendini ihtilal hükümetlerine bakan olarak atayan beş generalin bakışlarının etkisi altında.

Bu korkuyu ne bilsin Keçeciler. Gidip Özal’a itirazını söylüyor.

“Protokolde 7. sırada olman bize koyuyor. Hazır, medya bizi destekliyorken, değiştirelim mi ”

Hayır, cevabını veren Özal, belki de içinden gülmüştür.

Kellen şimdilik omuzlarının üstünde olduğundan böyle düşünüyorsun Mehmed’im. Ben dediğini Semranım’a anlatamam şimdi. Lafı bir açarsam, mutlaka, hani bana onun kellesini verecektin, diye itiraz edecektir. Onun için bu dediklerin olmaz Mehmed’im.”

Gerçekten de olmamıştır.

1987’de ANAP ikinci kez kazandıktan sonra, diyor Yavuz Donat.

ANAP ikinci kez kazandı. Çünkü bu ülkede, böyle bir protokolü dahi değiştirememiş bir ANAP’ı yine seçecek misiniz, diye sorabilen bir muhalefet olmadığından...

Ve Meselası

Bir protokol hikayesini de biz anlatalım istiyoruz. Anıtkabir’de geçmeyenlerden... Mesela marketlerde veya yollarda geçmiş olsun...

Hani markete giden bir Cumhurbaşkanı’mız vardı. Başbakanı’mız da orda olsaydı ve karşılaşsa idiler... Kasaya kim önce ödeme yapacaktı

Yahut bizim Başbakan’ımız da Avrupa meraklılarının çok istediği gibi bisiklete binerek işe gitmeye kalksa ve karşısından bisiklete binmiş Cumhurbaşkanı’mız gelse, kavşakta karşılaştıklarında geçiş üstünlüğü kimin olacak Aynı istikamete gittiklerinde, kim kimin arkasında olacak İlla devletin protokol sırası mı geçerli Bisikletin modeli ve kullananın yaşının bir önemi olmayacak mı

Yavuz Donat’ın aktardığı son bilgi şöyle: Ecevit, kendisinden 22 yaş küçük Mesut Yılmaz’ın arkasında yürümüştü.

Bu işler yaş meselesi mi, karıştırılan ceplerden bulunup okunacak kağıtlar meselesi mi

Esas bunları bilmek gerek.

Orkestra

Bana bak!

Hey!

Avanak!

Elinden o zırıltıyı bıraksana!

Sana,

üç telinde üç sıska bülbül öten

üç telli saz

yaramaz!

Bana bak!

Hey!

Avanak!

Üç telinde üç sıska bülbül öten

üç telli saz

dağlarla dalgalarla kütleleri

ileri

atlatamaz!

Nazım Hikmet’in “Orkestra” adlı şiirini 17/1. Teşrin/1936 tarihli bir Akbaba dergisinde mizah malzemesi yapmışlar. İlk iki kıtasını da aldığımız bu şiir dolayısıyla Nazım Hikmet’in “kültürcü”müz olmasına halel getirmek değildir niyetimiz. Üslubuna dikkatinizi çekmek istedik. Muhalefet liderimiz Sayın Bahçeli’den çok önce kullanılmış bu üslup. Bunu anlatmak istedik.

Hayır - Şer

Karayı ak diye yuttu hep beyinsizler,

Teşvik alıyordu şerken, hayır denmesi;

Uçurum yolunda alkış tutan hey sizler!

Düşüşü önler mi, düşerken “Hayır!..” denmesi!..

Mahrem Bilgiler

İnsanoğluna ait, mahrem bilgiler

Zor ulaşılacak bir buzulmuş derler.

“Net”ten sonra çözülmüş, tam çamur olmuş;

Şimdi artık iyice bozulmuş derler.

Dildeki Kıvılcım

Semtine uğrama, ukala gevezenin,

Akıl satar, hep karışır adama, kıllı!..

Yanında ol arifin, hikmetle gezenin,

Kıvılcımlar çakar, ışır adamakıllı!..

                                Ekrem Şama