Mayıs 2023’te yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinden hemen sonra Millî Gazete’de yer alan yazımda, yeni hükümetin kurulması ile birlikte ekonomi yönetiminde yeni bir anlayışın başlayacağını ifade ederek, ülkenin ekonomide yanlış adımları kaldıracak durumda olmadığını belirtmiştik. Bakan beyin temel yaklaşımı bilindiği için hükümetin ana hedefinin enflasyonu düşürmek olacağını, enflasyonu düşürmek için talebin düşürülmesi hedeflenir ve bu amaçla vatandaşın alım gücünü düşürecek adımlar atılırsa ekonomik çarkın yavaşlayacağını, bunun da uzun vadede faturasının enflasyonun yüksek olmasının faturasından daha ağır olacağını ifade etmiştik. Zira alım gücünün zayıflamasıyla ekonomik çark yavaşlarsa bunun sonucunda uzun vadede üretimi, istihdamı, vergi tahsilatını vb. birçok faktörü olumsuz etkilediği gibi birçok işletmenin de ayakta kalmasının mümkün olmadığı bir ortam ortaya çıkarak iflaslar ve toplumsal çöküş ortaya çıkarabilir. Enflasyon konusunda doğru bir yaklaşım ortaya konulabilmesi için yönetimlerin önce bir konuda karar vermesi gerekir; amaç rakamsal olarak enflasyonu düşürmek midir, yoksa enflasyonun neden olduğu olumsuz sonuçları ortadan kaldırarak halkın refahını artırmak ve ülkeyi kalkındırmak mıdır?
Hazine ve Maliye Bakanı tam da beklediğimiz gibi Batı’da aldığı ekonomi eğitiminde öğrendiği Ortodoks ekonomisi ezberlerini uyguladı ve yukarıdaki soruya fiili olarak birinci seçenekteki cevabı vererek talebi kısarak enflasyonu düşürmeye yönelik adımlar atıldı. Ülkenin vergi yükünün önemli bir bölümünü karşılayan ücretli kesimin reel ücret seviyeleri düşürüldü. Enflasyon kaygısı ile ücretlere düşük zam yapılarak alım gücünün düşmesi sağlandı ve vatandaşın kredi ve kredi kartı kullanımına ilişkin kısıtlamalar getirildi. Faiz artışları ile birlikte kredi kullanım maliyeti astronomik şekilde arttı. Netice itibarıyla enflasyonda beklenen ve hedeflenen kadar olmasa da düşüş yaşanmaya başladı. Son açıklanan rakamlara göre yıllık enflasyon %37,86 seviyesine kadar geriledi. Ancak enflasyon kısmi olarak düşmesine rağmen bunun ülke ekonomisine ve vatandaşın hayatına olumlu yansıdığını ifade etmek zor. Çünkü bir yandan kontrolsüz fiyat artışları diğer yandan milletin gelirlerinin nominal olarak düşüşü devam ediyor. Bunun yanı sıra enflasyondaki düşüşle birlikte inşa edilmesi gereken Türk parasına güven konusunda da somut bir gelişme sağlanamadı. Döviz kuru, yaşanan gelişmelere aşırı duyarlı bir şekilde yüksek seviyede seyretmeye devam ediyor. Her ne kadar açıklanan rakamlar ekonomide büyüme yaşandığını ortaya koysa da Merkez Bankası’nın ekonomide yılın 2. ve 3. çeyreği için durgunluk beklentisi içerisinde olması, ekonomik durgunluğun daha uzun süre devam etme ihtimalinin yüksek görünmesi aslında tablonun çok da iyimser olmadığını ortaya koymaktadır. Üstelik merkezi yönetim brüt borç stokunun 10.750 milyar TL seviyesine ulaşmış olması, bu devasa rakamın %55’inin yabancı para cinsinden borçlar olması ekonomi açısından olumsuz tabloyu gösterir nitelikteki bir başka göstergedir. Bu rakamın 31 Mayıs 2020 tarihinde yani tam 5 yıl önce 1.633 milyar TL seviyesinde olduğunu ifade edersek merkezi yönetimin ne kadar büyük bir hızla borçlandığının anlaşılması daha kolay olacaktır.
Bu sıkıcı rakamları daha fazla yazabilirim. Ancak esas konuşulması gereken, rakamlardan ziyade zihniyet sorunudur. Ekonomi yönetimini yüksek faizli ve mümkün olduğunca uzun vadeli borç bulma, yeni yeni vergiler uydurarak vatandaşın sırtındaki vergi yükünü artırmak suretiyle vergi tahsil etme veya istatistiklerle oynayarak pembe tablolar oluşturmaktan ibaret gören bir anlayış, ülkeyi ekonomik olarak arzu edilen noktalara taşıyamaz. Bu nedenle Türkiye ekonomisinin birikimli olarak günümüze kadar gelen sorunları büyüyerek devam etmektedir. Borçlanma dışında kaynak alternatifleri oluşturmadan, başta tarım olmak üzere elde bulunan tüm kaynaklar üretime yönlendirilerek üretim hamlesi yapılmadan, üretimde yüksek katma değerli ürünlerin ağırlığının artırılması amacıyla katma değer dönüşümü yapılmadan, en önemlisi küresel ekonomi-finans sömürü sisteminin alternatiflerini hayata geçirmek için gerekli adımlar atılmadan ekonomik sorunların çözümü mümkün değildir. Bu kadar olumsuz bir tablo çizdikten sonra şunu da ifade edeyim ki; ülkenin bugün içinde bulunduğu ekonomik tablo, yönetim zaafı ile ilgilidir. Türkiye öyle büyük bir potansiyele sahiptir ki; 3 yıl içerisinde ülkenin ekonomik olarak ayağa kalkması, 10 yıl içerisinde dünyanın en büyük ekonomik güçleri arasında yerini alması mümkündür. Bunun için her şeyden önce zihniyet değişmeli tabii ki…