Yeni bir eğitim-öğretim dönemine daha girdik. Her eğitim döneminden önce olduğu gibi bu eğitim dönemine girmeden önce de bazı tartışmalı konular gündemimize geldi. Rutinleşerek her yıl eğitim-öğretim dönemine ramak kala eğitimin kalitesini artırmaya yönelik yapılıyormuş imajı veren bu manevraların artık eğitimin kalitesini artırmadığı, hatta daha da kötüye götürdüğü bir gerçek. Günlük, geçici çözümler sorunu çözmüyor daha da kangren hale getiriyor.

Öncelikle eğitimde yaşanan sorunların neler olduğunu tespit etmemiz gerekiyor. Sorunlar gerçek manası ile tespit edilemediği zaman yanlış çözüm yollarına başvuruluyor. Daha da doğrusu o günün şartlarına uygun olarak hangi yol daha fazla ses getirecekse, hangisi daha popülerse o yolun peşinden gidiliyor.

Eğitim sistemimizin esas sorunu diğer alanlarda da olduğu gibi önce ahlâk ve maneviyat düsturunun benimsenmemiş olmasıdır. Çocuklarımıza milli ve manevi değerleri katmayan bir eğitim sisteminde Türkçeyi, matematiği, fen bilimlerini hatta birkaç yabancı dili sular seller gibi öğretseniz de hiçbir değeri yoktur. Kaldı ki daha ana dilini yeterli düzeyde kullanamayan, okuduğunu anlamaktan, iletişim kurmaktan yoksun bireyler yetiştiriyoruz. En iyi yapabildikleri şey çok iyi test çözebilmek. Çünkü tek bir hedef var o da üniversiteye kapak atmak. Sanki üniversiteye gidince tüm sorunlar çözülecekmiş gibi… Ancak ülkemiz üniversite mezunu işsizlerle dolu çünkü istihdama yönelik bir planlama yok.

Eğitim sistemindeki arızalardan dolayı veliler çeşitli nedenlerle çocuklarını liseye göndermek yerine açık liseye göndererek kendilerince çözüm üretmeye çalışıyorlardı. Özellikle üniversite sınavına hiçbir katkısı olmayan müfredatla zaman kaybetmemek sınava daha iyi hazırlanabilmek için açık liseye geçmek son sınıflarda gençlerin ve ailelerinin en çok tercihleri arasında. İslami ilimler alanında eğitim görmek isteyen gençler için de çok iyi bir fırsat oluyordu. Gençler hem İslami ilimler konusunda eğitim alıyor, hafızlık yapabiliyor hem de lise eğitimine devam edebiliyordu. Bunun yanı sıra yaşadığımız ekonomik sorunlar nedeniyle üniversitede zaman kaybetmeden lise döneminde meslek edinerek ailesine katkı sağlamak isteyen gençlerin sayısı da azımsanmayacak kadar çok. Ancak eğitim zilinin çalmasından birkaç gün önce yürürlüğe giren yönetmeliğe göre açık liseye geçişin önü birkaç özel durum haricinde kapatıldı. Böylece herkes üniversite sınavına kadar okumak zorunda bırakıldı.

İyi hoş da herkesin üniversite okuması şart mı? Ya da şöyle soralım herkesi üniversite okutacak kadar kontenjanımız var mı?

Gelin birlikte kontenjanlara bakalım:

​Örgün eğitim veren yükseköğretim programlarında (açık öğretim hariç) açılan toplam kontenjan 2023 yılında 923.411.

Üniversite sınavına ise 3 milyon 527 bin 443 aday başvuru yapmış.

Açık öğretim hariç toplam yerleşen sayısı 2023 yılında 898.024 olarak gerçekleşmiş.

Bu verilere göre 2 milyon 629 bin 419 kişi açıkta kalmış. Ek kontenjanlarda yüzde yüz yerleştirme yapılsa dahi bu sayıdan 25 bin 387 kişi eksilecek. Yerleşemeyen 2 milyon 604 bin 32 öğrenciye ne olacak?

Geçen yıl kaldırılan barajlar nedeniyle iki yıldır rekor yerleşme yaşanıyor. Yazımızın başında demiştik ya gündelik çözümler işi daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor diye. Barajları kaldırarak açıkta kalan öğrenci sorunu çözüleceği sanılmıştı fakat görünen o ki barajı kaldırmak da sahici bir çözüm değil. Hatta bu yöntem büyük bir nitelik sorununa neden oldu. Mühendislik gibi bölümlere düşük puanlarla yerleşirken yüksek puan alan pek çok öğrenci açık öğretime yöneliyor.

Tüm bunları koyun kenara… Tüm öğrencilerin aynı başarıyı sağladığını düşünün… Böyle bir durumda dahi açıkta kalan 2 milyon 604 bin 32 öğrencimiz var.

Üniversite kontenjanlarımız belliyken tüm gençlerin gelecek planlamasını üniversite üzerine yapmalarını teşvik etmek ne kadar doğru?

Üniversite sınavlarından tüm öğrencilerimiz yüzde yüz başarı sağlasa dahi hepsinin üniversite okumasına imkân yok. Üniversiteye yerleşemeyen bu gençlere ne olduğunu konuşmuyoruz bile! Varsa yoksa her yıl ne kadar düşük puanla kimin nereye yerleştiğini tartışıyoruz. Acaba sorun alınan puan da değil de planlama hatasında olabilir mi? Tüm gençleri üniversiteye yönlendirmek yerine nitelikli eğitimle herkesi kendi mizacına ve yeteneklerine göre yönlendirsek belki de bugün bu tabloyu konuşmayacaktık.

Peki ya üniversiteye yerleşen öğrenciler mezun olunca ne yapacak? Bir de mezuniyet sayılarına bakmak lazım. Son yıllarda artan ekonomik sorunlar, mezun olduktan sonra yaşayabilecekleri olası istihdam sorunlarından dolayı son yıllarda okullarını yarıda bırakmak zorunda kalan gençlerimizin sayısı artıyor. Fakat bu da konuşmadığımız başka bir konu olarak halı altına itiliyor.

Zorunlu eğitimin çıktıları ortadayken eğitim sistemini düzeltmek yerine bu sistemi daha da çıkılmaz hale getirmek nasıl bir aklın ürünüdür? Sadece başarmanın ve kazanmanın esas olduğu bu sistemde yetişen gençlerimizin ülkemizde durmak istememesi de ayrı bir sorun olarak önümüzde duruyor. Bir yandan yetişmiş gençlerimizi yurt dışına kaptırıyor, bir yandan gençlerimizin büyük bir çoğunluğunu yanlış bir sistemde harcayarak ülkemizin ihtiyacı olan çeşitli meslek erbaplarını yetiştiremiyoruz.

Eğitim sisteminde milli ve manevi değerleri önceleyen bir bakış açısı yakalayamadıkça bu konuştuklarımızın kart topu gibi büyüyerek altında ezilmemiz muhtemel.