Uluslararası ilişkilerde deneme yanılma yolunu tercih edenler bedelini ağır öderler. Maalesef ülke olarak biz bu yanlışı yaptık. Suriye’de hatalarımızın bedellerini ağır olarak ödemeye devam ediyoruz. Hâlâ nereye evrileceğini bilmediğimiz bir gidişatın içindeyiz. Bu süreçte hayati hata eşiklerinden birisi de malum ABD ile imzaladığımız “Eğit-Donat” anlaşmasıydı. Bu anlaşma Şubat 2015’te ABD’nin eski Ankara büyükelçisi John Bass ile Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu arasında imzalanmıştı.

Dönemin koşulları değerlendirildiğinde hem DEAŞ’a hem de rejime karşı Özgür Suriye Ordusu’nun askerleri eğitilecek ve silahlandırılarak Suriye’ye geri gönderilecekti. Kâğıt üzerinde yazan buydu ama işin gerçeği ateşe benzin taşımaktan başka bir şey değildi. Bununla birlikte mücadele edileceği söylenen DEAŞ’ın gün yüzüne çıktığı ilk günden beri emperyalist güçler için alan açıcı bir tarafının olduğunu en basit analizler bile ortaya koyuyordu. Türkiye o gün ABD ile bu anlaşmanın içine girmenin öneminden dem vuruyor ve Suriye’de önemli sonuçların geleceğine inanıyordu. Ta başından beri olduğu gibi Eğit-Donat’ta da Türkiye hiçbir beklentisine cevap bulamadı. Hatta ABD bu anlaşmayı gerekçe göstererek sözde DEAŞ’a karşı YPG’ye destek verdi.

Üstte Yeni Şafak tarafından yapılan Eylül 2016’daki haberde de görüldüğü gibi Özgür Suriye Ordusu’nun Kurucu Komutanı Riyad Esad; ‘1,5 yılda 15 bin muhalife eğitim vereceğini açıklayan ABD’nin, muhalifler yerine terör örgütü PKK’yı eğittiğini, sadece 54 muhalife silah eğitimi verildiğini, (o tarih itibariyle) 8 bin PYD/PKK’lı teröristin profesyonel asker haline getirildiğini’ söylüyor. Bu haberden sonra ABD binlerce TIR silahı YPG’ye niye verdi diye sormamızın bir anlamı var mı sizce? Bugün Kudüs neden bu halde diye dertlenmemize sebep olan gelişmelerin kendi yanlışlarımızla ördüğümüz ağlar olduğu açık değil mi? İsrail bölgedeki istikrarsızlığı çok rahat bir şekilde kendi çıkarları için kullanmıyor mu? Uluslararası ilişkilerde bir ülkeye çoğu zaman ikinci şansın verilmeyeceğini bilmemek kadar büyük bir gaflet olur mu? Cuma namazı kılacağız dediğimiz Emevi Camii diye bir yer kaldı mı? Yoksa o danışmanın beklediği gibi savaş sonrası Emevi Camii’nin restorasyon işini Türk firmalar alacak diye sevinç naraları mı atalım?

Acizane bir talebim var; bana bir yetkili bu iki haber arasındaki farkı açıklasın, ben de verilen cevabı olduğu gibi kendi sütunumda yayınlayayayım.  Şayet verilecek cevap yoksa kimse bizden susmamızı beklemesin. Bu tip durumlarda bildiği ve gördüğü halde susmak tarihe, bugüne, yarına karşı vebal yüklenmek demektir.

Türkiye’de bugün bir beka sorunu olduğu söyleniyorsa, bu durum yapılan bu türden yanlışların sonucudur. Doğru tespit yapılamaz ve doğru teşhisler konulamazsa, sorunların olması gereken zeminlerde çözümleri sağlanamaz.

Bu iki haber arasındaki farkta da görüldüğü gibi Türkiye, bugün bölgede büyük sorunlarla karşı karşıya kaldıysa, bunun ana sebebi gafletle bu türden tuzaklara düşmesidir. Yani Türkiye, bu kuşatmayı yarmak istiyorsa öncelikle kaybettiği şeyi kaybettiği yerde aramayla işe başlamak zorundadır. Yoksa her bulduğunu zannettiği şey çölde bir serap gibi olacaktır.