Dernek ve vakıfların düzenlediği seminerlerle konferansları her zaman önemli bulmuş, reytinge bel bağlayan medyanın eğlence eksenli tartışma programlarından gençleri kurtarmanın en emin yolu olduğunu düşünmüşümdür. O yüzden de sohbet ve konferans davetlerine zaman ve imkân bulduğum ölçüde katılmışımdır. Geçen yıl bu tür konferanslardan birini Ensar Vakfı nda vermiş, çoğunluğu üniversite öğrencilerinden oluşan bir topluluğa seslenmiştim. Benim için güzel bir gündü
Yaklaşık bir yıl önce verdiğim bu konferansın notlarını, o gün dinleyiciler arasında bulunan Mine İzgi Hanımın Zaman gazetesinin Gençlik Eki nde Yansımalar (16/01/2007) köşe başlığıyla yayınlanan "Edebiyatın Siyasi Kimliği" üst başlıklı Mustafa Miyasoğlu ile Edebiyat ve Siyaset Üzerine Notlar adlı yazıdan bazı bölümleri buraya almak istiyorum.
O günlerde Mozart ın tartışmalara konu olan operasının İzmir Devlet Opera ve Balesi tarafından sergilenmesi üzerine görüşlerini ifade ederken, Mine İzgi hanım şunları söylüyor: "Bu opera aylardır Avrupa da sahnelenmekte. Peki bunun nesi önemli diye soranlar için hemen açıklama yapalım. Bu operada, hem Müslümanları hem de Hıristiyanları rahatsız ve rencide edici görüntülerin olmasıyla beraber, yanlış figürler ve dini inanışa ters düşen öğeler var."
Konuyla ilgili olarak "Bu Operayı Protesto Ediyorum" başlıklı bir yazı yazan Afet Ilgaz a teşekkür ederek protestosuna katıldığını belirtmeye çalışan Mine İzgi, ele aldığı olgularla ilgili olarak şu sonuca varıyor: "Bu da gösteriyor ki, her sanat faaliyeti kendi kültüründen kaynaklanıyor. Batı medeniyetinin unsurları, bunu belli biçimlerde benimseyen sanatçılar eliyle oluşturulmuştur."
Mine İzgi bu açıklamalardan sonra söz konusu operanın iki din ve medeniyet açısından ne türden sakıncaları olduğunu ifade ediyor ve sözü bizim sohbete getirerek "Edebiyat ve Siyaset" ilişkilerinin hayatın her alanında nasıl da etkili olduğunu vurgulamaya çalışıyor. Ensar Vakfı nın merkez binasında düzenlediği Cuma Sohbetleri ne gençlerin katılmasını ve kendilerini ilgilendiren konuları uzmanlarından dinlemelerini ben de tavsiye ediyorum. Bu türden programlarda sorularla cevapların da gençler için ufuk açıcı olacağına inanıyorum. Edebiyat ve Siyasetin ne kadar iç içe olduğuna dikkati çeken konferansımdan Mine İzgi nin aldığı notların bir kısmını sizinle paylaşmak istiyorum. Çünkü gündemdeki olayları başka türlü anlamanın imkânı yok.
"Edebiyat ve siyaset" konferansından notlar
Homeros tan bu yana bütün sanatçılar, içinde bulundukları toplumun dinî, sosyal ve siyasal nitelikli bütün kültürel değerlerine eserlerinde yer vermişlerdir. Tabii tercihlerini, tenkitlerini ve sözcüsü olmayı kabul ettikleri değerlere ait önceliklerini vurgulayarak Şuara Sûresinin muhatapları, sanıldığı gibi yalnızca o devrin şairleri değil, ilahi tebliğe muhatap olmuş bütün insan topluluklarının benimsediği söylemin sözcüleridir. Bugün de medya mensupları
Eğer bir sanat eseri, ihtiva ettiği zâtî değerlerle orijinal özellikler bakımından önemli bir başarı sahibi değilse, benimsediği din ve dünya görüşü onu olduğundan daha önemli göstermeye yetmez. Hatta propaganda değeri yüksek olan popüler eserler, bir süre sonra sıkı bir eleştiriden geçirilir. Çünkü en şaşmaz ölçüt zamandır. Zamanla eskimeyen eserler büyüktür
Resmi ideolojinin yok saydığı hiçbir şey, gerçekten yok olmaz. Toplumda karşılığı olan, insanlar tarafından benimsenmiş pek çok unsur siyasi otoriteye ve devlet gücüne rağmen varlığını sürdürebilir. Toplumda karşılık bulamamış ve başka toplumlar tarafından da benimsenmemiş hiçbir sanat ve edebiyat eseri, insanlar arasında önemli bir yankı oluşturamaz. Baskıcı rejimlerin yasakları veya dayatmaları, fırsat bulur bulmaz hemen terk edilir. Nazi, Sovyet veya ABD üstünlüğünü savunan pek çok eser ya unutulmuştur veya unutulmaya mahkumdur.
Evrensel anlamda estetik kriterler açısından Sovyet edebiyatı nasıl rejimle birlikte iflas etmişse, bu ülkede Sosyalist ve Kemalist Sol ideolojilerle ortaya konan sanat eserleri de iflas etmiş veya iflas etmeye mahkumdur. Bunu dikkate almadan resmi ideoloji taraftarlarının tavrını evrensel kriterler açısından olumlu bulmak ve onları önemseyerek yayın güçlerinden yararlanmak için popüler isimlere övgüler dizip onlardan iltifat ummak haysiyet kırıcı bir tavır.
Bu arada Müslüman kimliğini savunanları, eserlerinin niteliği açısından değil de sırf İslâmî muhtevanın edebiyatına dikkati çekmek istedikleri için küçümseyen ifadelerle anmak ise, tek kelimeyle gülünç bir soğuk savaş sürdürücülüğüdür. Böyle bir sözün sahibi kendisinde bu topraklara aidiyet duyuyor ve haysiyet duygusuna sahip görünüyorsa, onun için içler acısı bir gaflet içinde olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü pek çok şeyin farkında olan bilgeler değil de sathî bilgilere sahip sığ insanlar bilgiçlik taslar, bilmedikleri konu ve insanları küçümserler.
Elbette bir sanat eseri hem saf bir oyun tutkusunu yansıtabildiği gibi, hem de duygu ve adetlerin eğitiminden başlayarak belli bir siyasi kimliği de ortaya koyabilir. Hatta bir kısmı Mevlâna ve Tolstoy gibi dini ve felsefi görüşler de savunabilir. Fransız İhtilali öncesinde ve sonrasında ortaya çıkan Voltaire ve Balzac gibi krala, dine ve felsefeye farklı gözle bakan sanatçılar da görülebilir. Bunların Cervantes gibi kendinden öncekilere eleştirel bakmaları, onların benimsedikleri zihniyetlerle ilgilidir ve tabi hiç biri dünya görüşlerinden koparılamaz.
Kimlik bunalımı ve dinden uzaklaşma
"Kimlik bunalımının yaşandığı zamanlarda insanlar her şeyden çok dinlerinden koparlar" şeklindeki cümleme dikkatin çekilmesi, doğrusu yine en çok bugünlerde hatırlanması gereken bir gerçektir. Bu hususu dikkate alarak din duygusunun milli kültüre katkısını öne çıkarmak gerekiyor:
Sahte sanatçıları, kötü şairleri Eflatun "Devlet"ine sokmak istemez. Kur an da Şuara Sûresi nde onları ağır bir tarzda eleştirir ve pek çok ayette Hz. Peygamber in şair olmadığını, bunun O na yakışmadığını belirtir. İyiliği emredip kötülükten sakındıran herkes gibi böyle vasıfları benimseyen şairleri de müstesna görür Bu tanıma her sınıftan insan gibi siyasetçiler de dahildir. Bu anlamda, gerçek sanatçı ile siyasetçi, hayrı ve hakkı tavsiye ederek kötülükten insanları sakındırmak konusunda işbirliği halindedir. Kötüler de kötülükleri yaygınlaştırmada, bilerek veya bilmeyerek işbirliği yapmaktadırlar. Taraflar sanki ezelde belirlenmiştir
Bu sosyal ve siyasal denklemi insanlık tarihi boyunca açıkça görmek mümkündür. Böylesine açık bir tavır alışın çeşitli örneklerinden bir kaçını, kendi tarihimizden yola çıkarak şöyle sıralamak mümkündür. Ali Şir Nevai ile Hüseyin Baykara, Bâki ile Kanûni, Şeyh Galip ile Üçüncü Selim, Namık Kemal ile Tanzimat Paşaları, Atatürk ile Yakup Kadri Öte yandan, Aristo dan yola çıkan İskender, Rönesans sanatçılarıyla Aydınlanma düşüncesinden etkilenen Cumhuriyetçi devlet adamları, Nietszche den ilham alan Hitler ile "Beni Stalin yarattı" diyen Nâzım Hikmet ve onunla birlikte mütalaa edilebilecek komünist şair ve yazarlar
Görüldüğü gibi, belirli niteliklere sahip şahsiyetler belli toplum modelleri için her zaman işbirliği yapıyorlar. Burada bu işi hakkıyla yapanlarla istismar edenler, siyasetin ve sanatın gereğini yapar gibi görünerek çarpıtanlar birbirine karıştırılırsa ve aynı seviyede görülse de, zamanla sahtelikler fark ediliyor. O yüzden, Aristo nun Poetika ve Politika adlı kitaplar yazıp, bunların her ikisinin de birer sanat olduğunu vurgulaması anlamlıdır.
Yahya Kemal ile Tanpınar ı, Mehmet Âkif, Necip Fazıl ve Peyami Safa yı önemli kılan, Osmanlı tarih ve kültüründen haberdar olmalarıdır. Nâzım Hikmet, Kemal Tahir ve Atilla İlhan, dünya görüşlerine zıt olan Osmanlı zevkiyle eğitilmiştir. Tarık Buğra, Behçet Necatigil, Sezai Karakoç ve A. Turan Oflazoğlu nu önemli kılan da Osmanlı ya bakış tarzları ve yaklaşımlarıdır. Şiirlerimizle romanımızda Osmanlı dil ve zevkini yakalayabilenler geniş kitlelere ulaşabiliyorlar. Gelenekten yararlanabilmek için onu iyi bilmek gerekir. Önemli sanatçılarımız bunun farkındadır da, ama bunların rahatça diyalog kurabildiği siyasetçi olmaması bu toplumun en temel problemidir. Kültürel endişe taşıyan siyasetçimiz pek az görüldü.
Buna yol açan Cumhuriyet ten öncesini yok sayan kültür anlayışı, siyasi hayatımızda görülen fukaralığın da sebebidir. Tek parti döneminde, özellikle İnönü yönetiminin baskıcı tutumuyla tek boyutlu insan yetiştirilmek istenmiştir. Bugün 10. Yıl Marşını ezbere okuyan ihtiyarlarla ihtiyar gençler, baskı atmosferinin oluşturduğu ve zaman tüneline soktuğu insanlardır. Öyle olmasaydı, Cumhuriyet in 75.yılında 10.yıl marşını okuyabilen insanlar ortaya çıkabilir miydi Böyle insanlar Türkiye den başka dünyanın neresinde görülebilir Tek boyutlu insanın tavrı Orhan Veli ye göre şu: "Düşünme / Arzu et sade / Bak böceklerde öyle yapıyor" Orhan Veli, çevresindeki insanları böyle görüyor ve "böcekler"in halini güzel tasvir ediyor. Yine onun, "Rakı şişesinde balık olsam" mısraı da sorumsuzluk ve şuursuzluk denizinde yüzen aynı insan tipini çok veciz bir tarzda anlatıyor. O yüzden böyle tarihsiz toplumun insanları şuursuz, kültürsüz ve tabii ufuksuz olur. Hayatının manası, kültürünün tarihi mirası ve insanlığın geleceği önemsizdir onun için
Tarih şuuruyla gelenekten habersiz sanatçının orijinal bir eser ortaya koyması nasıl mümkün değilse, bunlardan habersiz siyasetçinin de ülkesini başarıyla yönetmesi imkânsız.