Hemen her anneler ve babalar, özellikle de anneler, neredeyse içgüdüsel olarak, çocukları korumak için olur olmaz durumlarda onların rahat durmaları uyarısında bulunurlar. Bu uyarıların kapsamı çocuğun bütün hayatını kuşatıcı sınırları da belirler. Bir bakıma, farkında olunmaksızın, bu uyarılardan oluşan bir garip varlık ortaya çıkar, böylece çocuk kendi varlığıyla bu varlığı kuşatan uyarlar arasında gidip gelir ya da belirsizleşir. “Aile terbiyesi” kavramı burada devreye girer gibi olursa da, aslında tek yönlü bir istekler buyruğu sıralanır. Sanılır ki, bu istekler buyruğuna çocuğun uyup uymadığı terbiyenin niteliğinin ölçüsüdür.
Oysa, en basit ifadesiyle, “terbiye”, eğitilme konumunda bulunan varlığın, yani çocuğun, bunu yapan veya gözlemleyen tarafından, onun doğal yapısını ve yeteneklerini keşfetme, belirleme ve değerlendirme sürecidir. Eğitilme sürecinde olan bakımından ise, bunlara ek olarak öğrenme başlangıcıdır, yani doğal olarak sahip olmadığı bir takım bilgileri edinme çabasıdır. Nitekim, yeni yeni konuşmaya ve dolayısıyla öğrenme sürecine başlayan çocuk, gözlemlediği herhangi bir nesnenin adını tekrar tekrar sorar. Çoğunlukla da anne ve babalar, birkaç kez tekrarladıkları için, çocuğun tekrarladığı sorulara, bir noktadan sonra sert cevaplar verme gereği duyarlar. Bu gibi durumlarda, anne ve babanın, pek kabullenemese de, zihninde veya bilinçaltında belli belirsiz bir kuşku kıpırdamaya başlayabilir. Acaba çocuğun zihni bir rahatsızlığı mı vardır?
Birtakım araştırmalar ve konunun uzmanlarının ulaştıkları verilere genel olarak bakıldığında, dış dünyayı fark edip algılamaya başladığı andan itibaren zihin, doğal yapısından kaynaklanan bir süreci yaşamaya başlar. Mesela, öncelikle kendi varlığını belirleme merakı, daha sonra dışındaki nesnelere yönelir. Çocuğun, aynı nesnenin ne olduğuna dair sık sık sorduğu sorulara aldığı cevaplar, zihninin doğal akışı ve işleyişiyle bağlantılı olarak hemen zihne kazınmamaktadır. Yani bir anda öğrenirken, aynı anda unutmaktadır. Deyim yerindeyse, su yüzeyine çizilen bir çizgi özelliği söz konusudur. Nitekim, felsefede görgücüler, mesela Locke, nesnenin izlenim ve algısının zihne kavram olarak kazınması, deneyin tekrarlanması suretiyle gerçekleştiğini ileri sürmüştü. Bu temel önermeyi Hume daha ileriye taşıyarak, kavramların da, ahlaki, dini, hukuki ve estetik ilkelerin de deneyimlerin ve algılarının tekrarlanması suretiyle oluştuğunu savunacaktır.
İnsan ve toplumun kültür ve kurumları da, bir anlamda, çocuğun doğal durumu metafor alınarak irdelenebilir. Burada, şu husus göz önünde tutularak, irdelemede bulunmak daha bir anlam ifade edebilir. Çocuk bedeni öyle bir enerji ve güç kaynağıdır ki, onu dışarı atmasıyla ya da kullanmasıyla denge sağlamaktadır. Oysa, anne ve baba ona rahat durmasını, çok fazla hareket etmemesini söyler. Ne var ki, enerjiyi dışarı atacak harekette bulunmadığı takdirde, hastalık ortaya çıkmaktadır.
Toplumlar da, varlığını tanımak, diğer toplumların bulunduğunun farkına varmak, kendisiyle onlar arasında ilişki kurup kıyaslamalar yapmak durumundadırlar, hatta çoğunlukla bunu yapmak zorundadırlar. Başka toplumların varlığının farkında olmak, aslında o toplumun kendi varlığını doğru bir şekilde tanımasında önemli, belki de vazgeçilmez bir değişkendir. Bir an için, varsayalım, bir toplum sıkı sıkıya kendi dışına kapanık kalacak her türlü önlemi almış olsun. Böyle bir toplum, sözgelimi, başka toplumların yararlanacağı bir kültür, uygarlık, yani düşünce, sanat, bilim, çeşitli kurumlar ortaya koyabilir mi? Dahası, insanlığa açık ve onun yararlanacağı bir uygarlık, düşünce sistemi ve değerler iddiasında bulunabilir mi? Bu dünyada onun yaşama imkanı bulma ihtimali olabilir mi? Daha öz olarak, durağanlık, en basitinden varlık ile ilişkilendirilebilir mi? Oysa insanın ve toplumun varlığını gerçekleştirdiği, etkinlikte bulunduğu mekan, yani dünya, yani evren karşıt özler, varlıklar, nitelikler, durumlardan meydana gelmektedir. Ölüm durağandır, hayat devingendir. Bunu en azından algılayamıyorsan ve ayrıca kavrayamıyorsan, nerde kaldı senin insan olman... Koy ver gitsin.