Hastanedeyim, yanımdaki kadın ve erkek önümüzden geçen başı örtülü kadınla ilgili oldukça ağır cümleler söylemekte.
Üstelik benim yanımda.
Bu kadar mı bu halkın ayrışması diye hayret etmekteyim.
Aslında fazla da şaşmamam gerek.
Bu dışlanmayı, tiksinilmeyi yaşayan biri olarak.
Ama son barış sürecinin keyfini süremeyeceğimiz baştan belli idi.
Bu fiyakanın ne akil adamların, ne de halkın yanına kalamayacağı çok aşikârdı.
Cerahat nerden patlar diye düşünürken.
Reyhanlı’daki patlamalarla irkilirken.
Taksimin ayar vereceği, kimsenin aklından geçmemişti.
Sanki bu ülkede ağaçlar, ormanlar yeni kesiliyormuş gibi yiğitlik yapanları inandırıcı bulmak mümkün değil.
Önceki gün arkadaşlarımla Beylerbeyi Sarayı’nda idik.
Güzel ve çirkini aynı anda yaşamak ne kadar hüzün vermekte.
Boğaziçi sahilindeki bu güzel sarayın tepesinde çelikten kocaman bir ahtapot onu esir almıştı.
Ne bulut bırakmıştı, ne gökyüzü.
Sarayın bahçesine kocaman paslı demir ayakları ile tünemişti.
Kaba azman aksanından zehir saçmakta idi.
Milyonlarca aracın egzoz gazından zehirlenen tarihi sanat eseri, asırlık ağaçlar kimsenin umurunda olmamıştı 1973 den beri.
Bu köprü yüzünden tarihi Küçüksu mesiresinin ne ağaçları kalmıştı, ne çayırı.
Benim gibi son kalan yüz doları ile yemek yemeyerek taksi tutup Şah Cihan’ın bahçelerini görmeye giden biri için, o gün; havuzun başında gökyüzündeki canavara bakıp ağıt yakmakla geçti.
Küçük de olsa bir umut.
Madem 3. Köprü, şehrin uzak bir noktasına yapılacak, kim bilir belki de şu birinci ucube köprü sökülür atılır diye düşündüm.
Çevre adına eylem yapanları her zaman çok saygıdeğer buldum.
Fakat yeni bir kamplaşmanın kodlarını taşıyan eylemden açıkçası ürktüm.
Barış sürecine hiç de tahammülü olmayan dış güçlerin yeni oyunlarından doğrusu tedirginim.
Fiyakalı bir barış fiyasko ile bitmesin istiyorum.
Taksim’deki eylem, dışarıdaki gibi “kadife devrim” ya da “yasemin devrimi” diye tarihe geçmese de “sanatçı devrimi” diye anılacak herhalde.
Başlangıçtaki gereksiz polis şiddetini saymazsak, hükümet eylemcilere en toleranslı yüzünü gösterdi.
Hatta ben başbakandan randevu istesem belki on yıl sıra beklerdim.
Ama Hülya Avşar, bir günde randevusunu aldı, başbakanla görüştü, tarihe bu eylemin “ sanatçı devrimi” diye geçmesine büyük katkıda bulundu.
Ne çare ki gezi eylemcileri için birtakım sanatçılar da aforoz edilmişti.
Eylemcilerin çoğunluğunda gözyaşı dili yoktu, elleri de tokalaşmak için değil yumruk sıkmak için beklemede idi.
Çoğunluğu devlet okullarından bile değil pahalı kolejlerin öğrencileri olan zengin ailelerin çocukları ile varoş gençliğinin yan yana olması, aralarındaki sınıf farkını kaldırır mı hayali bile kuruldu.
Yine de umudum dağ gibi.
Bu ülke toprakları ne zaman acısız kalmış, ne zaman yaralarını sarmamış ki.
Daha yakın gelecekte tecrit odalarına alınan mahkûmların direnişi üzerine hapishaneler yakılıp yıkılmış, insanlar katledilmişti.
Faili meçhul cinayetlere kurban giden yakınları ardından acı mezarlarına gömülenler ya da gencecik asker, polis eşini elindeki bebe ile ötelere uğurlayanlar.
Yüreklerindeki evlat acısını elleri ile tutarak, “ barış olsun başka çocuklar ölmesin” diyen anne babalar.
Fedakârlığın en büyüğünü yapmışlar ama evlat kaybetmemiş ve lüks içinde olanlar nedense bu sulhden rahatsız olmuştu.
Şimdi o rahatsızlardır en çok, halkı rahatsız etmeye uğraşanlar.
Yeni bir kamplaşmada, ayrışmada, barış sürecinin dinamitlenmesinde kendi ikballerini görenler.