Son zamanlarda daha çok sünnet savunması üzerinde duruyoruz ama İslam’ı içten yıkma faaliyetleri sadece Sünnet-i Nebevi’ye saldırı ile sınırlı değildir. Bunlar aynı zamanda Müslümanların akaidini bozmak, fıkhını ortadan kaldırmak, tefsir kitaplarını, tasavvuf ve tezkiye kitaplarını da itibarsızlaştırmak için Müslümanların 1400 yıllık ilmi mirasının tümüne birden saldırıyorlar. Bununla yapılmak istenen şey Müslümanların beslenme kaynaklarını kurutmak ve Erbakan hocamızın tabiriyle Müslümanları “yumuşak bir lokma haline getirmek”tir. Hatta bunlar sadece İslami ilimlere ve kitaplara saldırmakla yetinmiyorlar aynı zaman da âlimlere de saldırıyorlar, onları da halkın gözünde hiçbir değer ifade etmeyen bir seviyeye indirgemek istiyorlar. Bu İslam âlimlerine ve onlardan tevarüs eden ilme saldırma hastalığı tıpkı Sünnet-i Nebevi’ye yapılan saldırılar gibi Müslümanların gerileme dönemlerinde daha çok kişi tarafından sahiplenilmesi hiç de şaşırtıcı değildir.

Fıkhın en meşhur ve kolay tarifi şudur: “Kişinin leh ve aleyhindeki hükümleri bilmesidir.” O halde bir Müslüman kendi menfaatine ve zararına olan şeyleri bilip öğrenmesine fıkıh diyoruz. Din hususunda Resulullah (s.a.v.)’den başka kimsenin ilmi bir delile dayanmadan söz söyleme hakkı yoktur. Hatta peygamberler dahi din koyucusu değil dini tebliğ ve tebyinle (açıklamakla) görevlendirilmiş Allah Teâlâ’nın seçtiği kişilerdir. Din konusunda hiç kimse şer’i bir delile dayanmadan açıklama yapamayacağı için de İslam fıkhı âlimlerin kendi görüşleri değil şer’i delillerin neticesidir. Şer’i delilden kast ise Kitap, Sünnet, icma ve kıyastır.

Dini hayatı tahrif etmek isteyenlerin önündeki Sünnet-i Nebeviyye’den sonraki engel fıkıhtır. Çünkü başta mezhep imamları olmak üzere İslam fukahası dini delilleri incelemişler ve her bir ayetten ve her bir hadisten hangi hükmün çıkacağını araştırıp neticelendirmiş, kafa karışıklığına yol açabilecek hususları bir neticeye bağlamışlardır.

Allah Teâlâ’nın imtihan için koyduğu emir ve nehiylerin tamamına teklif denilir ve fıkhın konusu, insanın bu tekliflere muhatap (mükellef) olarak ortaya çıkan fiilidir. İnsanın lehindeki ve aleyhindeki bütün haklarını delillere dayanarak çıkarmak fukahanın görevidir. İşte bu gün bizim farz, vacip, sünnet, müstehab, mübah, mubah, haram ve müfsid diye sekiz başlıkta öğrendiğimiz ve “Mükellefin Görevleri” diye tanımladığımız şey budur. İslam fukahası, şer’i deliller vasıtasıyla dinle alakalı ne varsa tamamını inceleyip bu sekiz başlık altında tasnif etmişlerdir. Yani Müslümanın hayatında karşılaştığı her mesele mutlaka bu sekiz başlıktan birsinin altında incelenmiş ve hakkında bir hüküm verilmiştir. Dini hükümler konusunda bir boşluk, bir belirsizlik bırakılmamıştır. Tabii bazı ihtilaflı meseleler, mezhepler arasındaki anlayış farklarından kaynaklanan farklı hükümler ortaya çıkmıştır. Ama onlar da zaten bu ihtilaflarla birlikte anılmış ve o şekilde muhafaza edilmiştir.

Hastalıkları tedavi eden ilaçlar; nasıl yeryüzünden toplanan bin bir bitkinin kuyumcu terazisi hassasiyetiyle tartılıp bir terkib haline getirilmesi sonucu çok kolay kullanılan bir hap şekline dönüştürülmüşse; tıpkı fıkıh da bunun gibi bin bir delil arasından her bir mesele ilgili deliller incelenip ortaya çıkarılmış ve hakkında net bir hüküm verilmiştir. Bunun için fıkıh ilmi çok önemlidir. Fıkhı bilmeyen dinini yaşayamaz. Dinini yaşayamadığı gibi birilerinin elinde oyuncak olur. İyi niyetini, ihlasını, dini daha iyi yaşama gayretini, servetini ve hatta ailesinin art niyetli kişi ve gruplar sömürür, kullanır. Dini anlatmaktan öte bir görevi ve yetkisi olmayan hocaları vaz-ı din (din koyucusu) gibi görür. Neticede dine hizmet ediyorum zannıyla hainlere yardımcı olmuş olur. Fıkhı bilmeyen, fıkıh okumayan kişiler saptığı gibi, fıkha ehemmiyet vermeyen cemaatler de sapar. Nitekim Türkiye’nin 15 Temmuz gecesi ve sonrasında yaşadıkları bu sapmanın ne kadar derinlere sirayet ettiğini göstermektedir.

Fıkıhla uğraşmak aynı zamanda çok faziletli bir ameldir. Nitekim Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah, kimin için hayır dilerse, onu dinde fakîh (dini hükümlerin inceliğini kavrayan bilgin) kılar” (Buhâri, ilim, 10).