Kahramanmaraş merkezli depremler, binlerce vatandaşımızın canına mal oldu, binlercesi yaralı olarak kurtarıldı, milyonlarcası ise hayatlarında büyük bir kırılma ile karşılaştılar. Canını kurtaran birçok insanımız için tam manasıyla bir “sıfırdan” bir hayata başlamak gibi bir imtihan da söz konusu. Her ne kadar bütün bir millet mazlum ve mağdur insanların maddi ve manevi yanında olsa da, bu büyük felaketin ve yaşanan acıların insanların ruhunda neden olduğu kırılmalar için Allah’tan sabır ve dayanma gücü niyaz etmek dışında yapacak pek bir şey yok.

Elbette ki işin manevi kısmında belki elden pek bir şey gelmeyebilir, ancak maddi kısmında ise koskoca harflerle “tedbir” yazmamız gerek her yere. “Takdir”e insan bir şey yapamayabilir, ancak “tedbir” almak zarureti ve sorumluluğu da üzerimizdedir. Bu işi kuralına göre yapmak, hiçbir ihmale, kuralsızlığa ve kayıtsızlığa meydan vermemek zorundayız. Milyonlarca insanın hayatının alt üst olması, yaşadıkları acılar ve üzüntülerden gerçekten de “ders çıkarmak” gerekiyor artık, lafta “ders çıkardık”, “hazırlandık” denmesinden bıktık, usandık. “Hazırlığımız İstanbul içindi” gibi absürd bahaneleri de duymak istemiyor insanlar.

Bu arada, önce Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı’nın “yıkılan evlerin yüzde 95’i 1999’dan önce yapılmış”, birkaç gün sonra da Cumhurbaşkanı’nın “yıkılan evlerin yüzde 98’i 1999 öncesinde yapılmış” ifadeleri de enteresandı. Bu verileri doğru kabul etsek bile, 99 depreminin ardından depremi gündemine aldığı söylenen bir ülkede, riskli olan şehirleri depreme karşı güvenceye almaya yönelik politikaların uygulanması gerekmiyor muydu? Bu politikalar, “99’dan önceki” binaları da kapsamıyor muydu?

Üstüne üstlük, bölgede büyük bir depremin beklendiği ve bununla ilgili 2019’da AFAD tarafından Pazarcık merkezli 7,5’lik deprem tatbikatının Kahramanmaraş merkez olmak üzere uygulanması durumu da enteresandır. İlgili kurumlar tarafından da beklenen bir afet olduğu halde, neden bölgedeki binalara yönelik kapsamlı bir yenileme vs tedbirlerinin alınmadığı sorgulanmalıdır.

İmar Barışı meselesi ise “yıkılan binaların yüzde 98’i 1999’dan önce” açıklamasının gölgesinde kalamayacak derecede ciddidir. Kahramanmaraş, Hatay, Gaziantep’te, 2019’da yapılan seçim mitinglerinde yüzbinlerce vatandaşın sorununun çözüldüğü vurgulanıyor. O “affedilen” binaların kaç tanesinin çöktüğü, ne kadar insanın hayatını kaybettiği meselesi de geçiştirilemeyecek kadar hayatidir.

Yıllar önce toplanan deprem vergilerinin akıbetini soranlara lakayt şekilde “yollara harcadık” diye cevap veren siyasilerin, bugün yardım toplama ve sevk etme konusunda seferber olan, insanları da teşvik eden gönüllü kuruluşlara yönelik suçlayıcı söylemleri samimiyetten uzak görünüyor. Özellikle de “trol” adı verilen paralı fedailer eliyle suyun bulandırılması ve insanların provoke edilmesi kesinlikle hoş görülemez.

Yıkılan binaların müteahhitlerinin gözaltına alınması, tutuklanması ile kapatılmaması gereken bir durum var ortada. Bu izinlerin silsile halinde olduğu biliniyorken, adeta “zurnanın son deliği” noktasındaki birkaç ismin günah keçisi ilan edilmesiyle bu meselelerin kapatılmaması gerekir. Son dönemlerin en tartışmalı konularından olan “imar rantı”, küçümsenemeyecek derecede büyük bir siyasi ayağı da ihtiva eden bir konudur. Bunun müsebbiplerinin de “istifa” müessesesini hatırlamaları için ne olması gerekir?

Son olarak, yaşadığımız büyük afet neticesinde bir an önce TOKİ tarafından belli miktarda konutun inşasına başlanacağı ve 1 yıl içinde de teslim edileceği söyleniyor. Elbette insanların başlarını sokacakları güvenli bir barınağa sahip olmaları, aynı zamanda hayatın normalleşmesi açısından da önemli. Ancak belki de tam da böyle büyük bir afetin ardından konuşulması, gündeme gelmesi gereken stratejik kararlar var. Mesela beton sevdasına devam mı edeceğiz? İnşaat ve imar rantı politikaları ve küçük bir zümrenin kar elde etmesi mi, yoksa halkın tüm fertlerinin en temel hak olan “barınma hakkına” erişebilmesine yönelik politikalar mı izlenecek? Alternatif bir yapı malzemesi düşünülecek mi? Apartman denen ömrü kısa (40-50 sene) ve belli süreyi doldurunca yıkılması şart olan, dolayısıyla belli periyotlarda milli servet kaybına neden olan beton yığınlarında ısrarımız sürecek mi, yoksa alternatif bir bina çözümü mü düşüneceğiz? Mesela sanayinin büyük ve riskli şehirlerden daha boş tenha ve güvenlikli yerlere kaydırılması, insan istifi devasa kalabalıklar yerine nüfusun Anadolu’ya daha dengeli dağıtılması gibi düşünceler gündeme gelecek mi?

Bu gibi stratejik ve kritik kararlar tam da böylesi zamanlarda alınabilir çünkü.