Deneme yazıları pek çok bilim ve felsefe adamları ile
sanat-edebiyat çevrelerinin gözde türleri arasındadır. İlmî makale veya
şiir-hikâye gibi klasik edebiyat türlerinin belli formlarına uymak zorunda
kalmadığımız, seyyal yazıların genel adıdır bir bakıma. Ders ve vaaz
iratlarıyla roman ve tiyatro eserlerinin bazı kahramanlarının belirli
konulardaki konuşmaları da deneme türünü beslemiştir. Mesela Dostoyevski ve
Tolstoy ile Peyami ve Necip Fazıl’ın eserlerinde rahatlıkla deneme parçaları
sayılabilecek pek çok pasaj vardır. Çünkü orijinal görüş ve yorumlar, hiçbir
şekil veya kurgu kaygısı taşımaksızın ortaya konabiliyor.
Bir bakıma da bilimsel veya estetik kaygıya düşmeksizin,
hiçbir örnekleme veya kıyaslamaya girişmeksizin herkesin kendi görüşlerini
ifade ettiği bir yazı türüdür. Çoğu kere de sanatçı ve düşünürün duygu ve
düşüncelerini doğrudan ifade ettiği samimi bir türdür. O yüzden de deneme, yazı
türlerinin hepsinde olduğundan daha kolay görünen, daha bir teklifsiz
olabildiğini sandığı bir tür olduğu söz konusudur ve asıl zorluk da buradan
gelmektedir.
Kolay sanılan güçlük, eksilerin dediği gibi, sehl-i
mümteninin en çok görüldüğü yazı türü ile karşı karşıyayız. Eskiden koşma-ilahi
ve rübai şiir türleri çok kolay ifade kalıpları olarak görünürdü, ama Yunus
gibi koşma-ilahi Ömer Hayam gibi rübai yazabilen az görülür.
Bazı dinî, felsefi ve estetik konuşmalar da bu deneme
türünün güzel örnekleri arasında zikredilir. Mesela Descartes’in Metot Üzerine
Konuşmalar adlı kitabı ile bazı filozoflarla sanatçıların sistematik veya belli
bir duyarlığın ifadesi olarak şiir, hikâye ve tiyatro gibi kurgu metni olmayan
yazıları böyle görmekte hiçbir sakınca yok. Bütün dünyada bu türün çok bilinen
ustaları Montaine, Bacon, Nietzsche, Andre Gide ve Alain gibi tanınmış
sözcüleri var ve bizde de Ataç, Sabahattin Eyüboğlu, Cemil Meriç ve Mehmet
Kaplan gibi sadece deneme yazmış yazarlarımız var. Fakat Peyami Safa, Tanpınar,
Necip Fazıl ve Sezai Karakoç gibi sanatçı kimliğinin yanına etkili denemeci
kimliğini de ekleyen ve çok sevilen şahsiyetler var.
ALİ ÇOLAK’IN DENEMELERİ
Bu isimlerin arasında deneme yazarlığıyla sivrilmek her
yiğidin kârı değil. Bunu açıkça ifade ettikten sonra, Ali Çolak’ın on yıldan
beri Zaman’da köşe yazısı olarak yayınlayarak kitaplaştırdığı denemelerin ciddi
bir varlık gösterdiğini ifade etmemiz gerekir. Böylece, sadece döneme
yazarlığını her türlü estetik ve kültürel faaliyetin önünde gören bir yazarlık
tavrının bunu başaracağının alameti olduğu da söylenebilir. Ben yazılarını ve
kitaplarını severek okuyorum, bazı yazar kuruluşlarının onun denemelerini
beğenerek ödüllendirdiği düşünülürse, Ali Çolak’ın bu kolay görünen zor işi
başardığı gerçeği de açıkça ifade edilebilir.
Kısa bir süre Milli Eğitim’de, sonra da özel bir öğretim
kurumunda edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra gazete Kültür-Sanat
editörlüğünü yapan Ali Çolak, bazı dönemlerde Cumartesi yazılarına ara
vermekte, her yazısını da kitaplarına almamaktadır. Bu da edebiyat eğitimi
almış bir yazarın, gazete köşelerinde okuyucunun nabzını tuttuğunu ve Cenap Şahabettin’in
ifadesiyle “gazetenin tezhibinden geçtiğini” göstermektedir. Bütün bunlar bize
başarılı bir deneme yazarının takip etmek zorunda olduğu ölçüleri de
vermemektedir. Bu ölçülere akıllıca ve soğukkanlı bir tavırla -elbette kendine
göre- uyduğu için onu kutluyorum.
Yayımlanmış kitaplarını şöyle sıralayabiliriz: Mavisini
Yitirmiş Yaşamak (1995), Günlük Güneşlik Şarkılar (1996), Günün Ötesi (2003),
İnce Sözler (1999), Periyi Uyandırmak (2000), Günsarısı (2001), Söz Işıldağı
(2003), Bir Bahçe Düşü (2005), Yitik Hüzün (2006), Bilmem Hatırlar mısın (2009)
ve Şair Dediğin (2012)…
Ben bunların sondan iki kitabını değerlendirmeye çalışırken,
yine 2012’nin son günlerinde Bir Ateş Yakmak adlı yeni bir deneme kitabının
daha yayınlandığını öğrendim. Henüz görmediğim bu kitabının da öncekiler özenle
seçilmiş denemelerden oluşan yeni bir kitap olduğunu sanıyorum. Çünkü her daim
deneme düşünen bu yazarın bazen peşi peşine, bazen de epeyce bir zaman ara
verdikten sonra kitap çıkardığını görüyoruz.
BİLMEM HATIRLAR MISIN VE ŞAİR DEDİĞİN
Epeyce bir zamandır kitaplaşmasını beklediğim, boyutları
biraz farklı ve çoğu ölmüş yazarlarla ilgili Turkuvaz Yazıları’nı beklerken Ali
Çolak, Bilmem Hatırlar mısın adlı başka bir kitap çıkarmış ve ben onu
beklediğim için bu kitap üzerinde pek durmamışım…
Bilmem Hatırlar mısın ile kitaplarının sayısı onu bulmuştu,
fakat son yıllarda Turkuvaz ilavesinde yayınladığı denemeler benim zihnimde
daha kesif izler bırakmıştı ve ben onu her gördüğümde bu kitaptan haber var mı
diye soruyordum. 2012’nın son günlerinde bir toplantıda karşılaştığımızda o
yazılar üzerinde yaptığı çalışmalardan sonra kendine göre seçtiği yazılardan
oluşan kitabı Şair Dediğin adıyla yayınlamış ve bu yazıların kitaplaşması için
teşvik ettiğime ait notlarını ifade eden bir ithafiye ile bana hediye etmişti.
Bu da bir zarafettir.
Daha çok edebi eserlerden veya kendi hayat tecrübesinden
yola çıkarak yazdığı yazılarda Ali Çolak alttan alta kendi dünya görüşünü,
hayat ve sanat konusundaki tercihlerini de ifadeye çalışarak hoş sohbet bir
tavrı sürdürür. Bu tavır bazen denemeden çok sohbet türüne daha yakın görünür,
ama her zaman samimi ve kendine özgü bir tavır ortaya koymaktadır.
Şair Dediğin adlı kitabı, bana göre Turkuvaz Yazıları olarak
yazılmış yazılar üzerinde epeyce çalışılmış, belki de o yüzden öncekilerden
daha iddialı… Fakat Bilmem Hatırlar mısın’dakiler ona göre biraz daha naif
yazılardan oluşuyor. Bildiğimiz üslubuyla hatırlamanın ac-tatlı yanları
üzerinde duruyor, çiçekler, çocuklar, anneler, hayaller, rüyalar ve eşyalar
üzerinden yazılan yazılar, eninde sonunda “Kendine Kalıyor İnsan”la bitiyor
kitap!
Ali Çolak, Şair Dediğin’deki yazıların bazılarında, bugüne
kadar hiçbir kitabında olmadığı kadar iddialı görünüyor. Çünkü pek çok hatıra
ve deneme kitabından, mülakattan yola çıkarak yazılmış, bir oğu sanatçıların,
daha çok şairlerin özel hayatları, yakın çevreleri ve alışkanlıklarıyla anlatan
bu kitaptaki yazılar, mesela ondan önceki ve -elbette ki- sonraki kitaplarından
farklı görünüyor. Ayrıca, bu kitabın iki bölümündeki yazılar, sanki iki ayrı
kitabın yazılarıyız diye fısıldıyor okuyucularına. Ben böyle bir intiba
edindim. Açıklayabilirim:
Kitabın ilk ölümü “Şair Dediğin” adını taşıyor, ikicisi “Âh,
Niçin Öldünüz!”...
Görüldüğü gibi, sanki başka başka şeylerden söz edildiğini
iki ayrı başlık kendiliğinden ifade ediyor. Ayrıca, genellikle Ali Çolak’ın
yazıları bir A4 şeklinde yazılır ve kitaplarda da bu yazılardan 40 civarında
toplanır. Bu kitapta da yine 40 civarında yazı var, ama yazı hacmi iki misli
veya ona yakın… Öteki kitaplarından farklı, sohbet ve incelemeye yakın.
Gazetede Turkuvaz Yazıları böyle yazılmıştı ve biraz da
ayrıntılıydı bu yazılar, çünkü boyutları bira daha uzundu. Bu kitapta yazılar
sanki biraz kısaltılmış, bazı bilgiler çok sıkışık, birbiri ardından
sıralanmış… Sanki sohbet yazıları deneme disiplinine sokulmuş…
Ben bu kitabın aslında iki ayrı kitap formatında yeniden ele
alınıp biraz daha sohbete veya incelemeye yakın bir tavırla yeniden
yayınlanacağına inanıyorum, çünkü kitaplarda iki ayrı dil, üslup ve muhteva
var. Kitabın başındaki önsözde Ali Çolak’ın kaleminden, bu kitabın hikâyesi
var. Bunu okuyunca siz de bana hak verirsiniz. Şu iki paragrafa bir bakın:
“Bu denemeleri yazarken hayatımın en mutlu zamanlarını
geçirdiğimi söylemeliyim. Çoğunun, gece yarısı ürünü olduğunu da… El ayak
çekilir, herkesler uykuya dalar ve ben odamda günlüklere, biyografilere,
mektuplara, anılara gömülür, heyecanla kitaptan kitaba yolculuklar yapardım.
Karşılaştığım her yeni ayrıntı heyecanımı artırır ve çoğu gece, sabah
ezanlarını bulurdum. Ne güzel günlerdi!
Asıl güzel olan, bu okumalar ve yazmalar sırasında, kendimi
o büyük edebiyat ailesinin bir ferdi gibi hissetmenin verdiği coşkuydu.
Okudukça ve yeni metinlerde yeni hayat kırıntıları buldukça, ‘aile büyükleri’mi
daha çok seviyor ve onlarla dostluğumun koyulaştığını fark ediyordum. Bir gün,
Katherine Mansfield’in, hiç tanımadığı Çehov’a dediği gibi seslendim: “Ah,
neden öldünüz! Oysa sizinle akşamları oturup söyleşebilirdik…”
Şair Dediğin, bir bakıma benim, büyük edebiyat ailesinden
şairlerle, yazarlarla konuşmalarımdan ibarettir.”
Ben bu kitabı iki kitap gibi okudum, devamını da bekliyorum!
Değmez mi