Her saniyesini yaşadığımız 80’li yıllarda “Nokta” dergisinin
İstanbullular üzerinde test ettiği sosyolojik bir olay vardı. O olayı eksik
hatırlayan TRT’nin seksenler ekibi, çok basıtçe taşımıştı bir bölüme.
Pastaneci Sami ve plakçı Ergun’un önünde sivil polis rolü
oynayarak gelen geçenden kimlik sormasını tiyatrocu Niyazi’nin, hatırladınız
değil mi
Bakmayın siz dizide tiyatrocu Niyazi’nin karşısına bir sivil
polisin çıkartılmasına… Gerçeğini “Nokta” dergisinden hatırlayalım.
Nazi polisi üniforması giyen gazeteciler İstanbul’un orta
yerindeki tiyatro ve sinemaların kapılarında kimlik kontrolü yaparlar, üst
araması yaparlar.
Kimse sormaz,alışkan olmadığı üniformalıların kim olduğunu,
neden böyle yaptıklarını…
Kare kare fotoğrafları basılırdı “Nokta”nın sayfalarında.
Saygı ile çıkarılan kimlikler ve eller yukarıda, bacaklar
açılmış bekleyenler; gel beni ara…
Daha yeni yaşadık 12 Eylül’ü. Dolayısıyla antrenmanlıyız
öncesinden ve sonrasından. Üstü aranan, kimliği sorulan “şahıslar” bizler idik.
Alışkanlık icabıdır yaşadıklarımız.
Diyelimki haklısınız. (Biz dahi çok yazmıştık o arama
hikayelerini. Hatta, beni böyle saran bir çok yakınım -Ne demek istediğimi
anlayın- olmasını çok isterdim demişti, aramadan kurtulduğunda bir delikanlı,
yanındaki arkadaşına. Işıklı arama cihazlarının keşfi bu günlerden hemen
sonradır)
Peki ama hiç kimse sormamıştı üniformalarda neden gamalı haç
armasının olduğunu ve yoklamacıların bizzat Alman SS’leri gibi baktıklarını
Beyoğlu’nun sinema ve tiyatro seyircileriydi onlar.
80’lerden once doğanlar, 80’leri böyle yaşarlarken,
80’lerden sonra doğanlar bu günleri nasıl yaşıyorlar Fark ne, değişen ne
Arananlar artık soyulurken, sahibi oldukları, adına cep
telefonu dedikleri teknoloji harikasının imkanlarını sunuyorlar haramilerine.
- Alo! Biz polisisiz. Yanımızda Savcı var, Zabit Katibi var,
iki de şahit var.
- Yani devlet benimle mi konuşuyor.
- Evet, evet! Şu anda devletin senin hesabındaki paraya
ihtiyacı var. Hemen bizim hesaba aktar.
Daha dün seyrettik vadideki kurtları. Parasını düşünen
kahraman olmaz. Neden ben, diye düşünmenin zamanı mı
Kim bilir fişimizde neler yazıyordur.Bu güne kadar sadece
“Şehitler ölmez, vatan bölünmez” diyerek lafını ettik. Şimdi fedakarlık
zamanı…Göster kendini Mehmet.
Uzatmaya lüzum yok! Diyelim diyeceklerimizi…
Devlet memuruna hakaret diye bir suç yok mu bu ülkede
Hakaret dediğin, itiraz etmek değil mi Bunu biliyor insanlar… Aman itiraz eden
biz olmayalım kardeş…
Devletin bir görevi de vatandaşını fişlemektir. Fişlemek, yani
her vardığında bir devlet kapısına, karşına bir olumsuzluklar dosyasının
çıkartılması…
Devlet bir kısım vatandaşını, bir kısım vatandaşından
korumak için şehirlerin sokaklarında tanklar yürütüyorsa, çok mudur bir
telefonla böyle hayırlı bir iş için bizden hesabımızı boşaltmalarını
istemeleri…
Kartelin köşebazlarına, devşirmelerine, tetikçilerine iş
çıktı. Sosyolojik bir olaya parmak basıyor, analiz yapıyor havası vererek
yazılarına, pekala içindeki o hiç sönmeyen halkla dalga geçme ocağına biraz
daha odun atabilirsin.
Önce sırala telefonla dolandırılanların mesleklerini: İTÜ’de
Doçent, Bolu’da Profesör, Antalya’da doktor, Çankırı’da hasta, Bursa’da Müdür,
Mersin’de memur, Eskişehir’de esnaf, Yenişehir’de tüccar…
Liste de liste hani. Mağdur değil, moral hocası her biri…
Yani bir sen değilsin ey halkım, gördün mü kimler kimler var
dolandırılan. Tv kanallarını gezerek bırak ağlamayı artık.
Ve gelsin o kartel kalemşörlerinin bu işin analizini de
ancak biz yaparız, veznindeki yorumları. Hem iktidara vururken biraz daha
örteriz üstünü, saklamak istediklerimizin.
Telefonlar dinleniyor, her tarafı böcek sardı, sabaha karşı
kapı çalanlar sütçü değil…
Devlet ara sıra rutin dışına çıkar, diyorsa bu ülkenin
Başbakanı ve buna itiraz etmiyorsa hiç bir hukukçu, biz devlet adına
arandığımızı öğrendiğimizde, rutin dışılık bizede böyle vurdu, diye
sevinmezmiyiz. Çünkü biliyoruz binlerce kişinin dosyalarının faili meçhul diye
kapatıldıklarını. Devlet durup duruken cinayet işlemez diyen de o Başbakan
değil mi idi.
Efendim polis henüz dolandırılmakta olan vatandaşı tespit
etmiş. Ona ulaşmak ve kaybetmesini önlemek için şehrin umumi hoperlörünü
kullanmış.
Sayın vatandaş dikkat et dolandırılıyorsun.
Fakat bu gayret dahi engelleyememiş vatandaşın para
kaybetmesini…
Zeki olmayan vatandaşımız var, mı demek istiyor sunuz Yoksa
siz o vatandaşların bilmediklerini mi sanıyorsunuz; seçerek devlet görevlisi
yaptıkları “Refah” üstüne çalışmalar yaparken, sokaklarda tanklar
yürüttüklerini başka devlet görevlilerinin…
Hoparlördeki devletin verme demesine karşı, telefondaki
devlet çabuk ver diyor. Hangisine Elbette arkada medya sesi de gelen telefona…
Doktor önlüğü giyen polis, kendilerine kimlik sormayan
insanlarımıza hap şeklinde şeker dağıtmışlar. Kimlik sormak...
Senin ayağına gelen, sana hizmet için gelen devlete kimlik
soruyorsun ha. Ulan, sen kimsin Alın şunu burdan!
12 Eylül arayıp geçiyordu.
28 Şubat hâlâ soyuyor, hala soyuyor. Mesele budur.
Her devrin kıyakçısı
Hiçbir şey gizli kalmıyor. Bir bir günyüzüne çıkıyor,
yaşandığı günlerde açıklanmayanlar, yazılmayanlar, anlatılmayanlar.
1990 yılının son günlerinde bu ülkenin en tepe noktasında
yaşananları, olayın tanığının ancak şimdi yazabildiği kitabından aktarıyor
Ertuğrul Özkök. Onun tescilli hayranlığını geçiyor ve kısaltıyoruz yazdıklarını
(17 Ocak, Hürriyet).
Çankaya Köşkü... T. Özal ve GKB Necip Torumtay çıkarılması
planlanan Irak Savaşı’nı konuşuyorlar.
Not: T. Özal’ın düşüncesi belli. Bir koyup üç alalım. Benim
oğlum Ahmet’in uçak pilotu ehliyeti var. O da savaşa gidecek. Hani şu Paris’ten
özel uçakla gelen Ahmet Bey...
Telefon çalıyor. T. Özal, bağlayın, diyor.
Çankaya’da görevli ve icabında çalan telefonları bağlamakla
da görevliler bilmiyorlar mı, devletin başının ve devletin askeriyesinin
başının bir arada olduklarını...
Arayan kimdir ki, toplantıdakiler haberdar ediliyor
Komutan’ın endişesi doğal. Acaba ülkenin bir yerinde bir
felaketi mi oldu
Sonra öğreniyor ki, gerçek sanılandan büyük.
Arayan S. Özal’dır. Yani T. Özal’ın hayır diyemeyeceği tek
kişi.
25 dakika özel sohbet ve dedikodu...
Ve sonra bir o kadar zaman da konuştuklarını anlatmakla
geçiriyor T. Özal. Aldığı talimat gereği olsa gerek. Ama bunu GKB Torumtay ne
bilsin.
Cumhurbaşkanı olmak, GKB ile savaş konuşmak tatmin
etmediğinden, birkaç saattir ayrı olduğu (Ki tanık görüşmedikleri süreyi
saatlendirmemiş. Biz olsa olsa dedik...) eşi ile özel konularını (Onlar ne ise)
konuşmak ve dedikodu yapmak (Yani Akbulut fıkrası anlatmak) yetişiyor imdadına.
Devletin S. Özal’a verdiği önemdir bu, deyip geçemezsiniz.
Başka ihtimaller gelmiyor mu aklınıza
Mesela o toplantıdan mutlaka haberli olan ve T. Özal’a Bush
montu giydiren devlet, S. Özal’ı kullanarak o anda bir mesaj iletmiş olabilir
mi
“Olabilir oğlu olabilir.”
Telefon muhabbeti bitiğinde, T. Özal’ın savaş kararı alınmış
gibi konuştuğunu söylüyor kitap yazan tanık kişi. Torumtay’ın fikri
sorulmadığını da siz anlıyor sunuz...
Neden S. Özal diye bir soru gelirse aklınıza, şu gerçeği
bilsin herkes. Hem ispatıdır iddiamızın.
S. Özal, T. Özal’ın bir üstüdür.
Bizim iddiamız ne idi T. Özal ikinci adamdır. (Torumtay’ın
istifa sebebi gördüğü ve bizzat yaşadığı bu gerçeğe tahammül edememek,
dayanamamak olmasın.)
Bir Ertuğrul Özkök’ün T. Özal hayranı olmasını, onu her gün
aramasını hiç dert etmeyiz kendimize. Necmettin Erbakan antipatisini, kinini de
kınamayız. Öyle olan ilk kartel kalemşoru o değildir. Lâkin iftirasını
sorgulamak ve yüzüne vurmak da bize düşer.
Diyor ki: Erbakan, Tansu Çiller’i koalisyon kurmazsa, Yüce
Divan’a göndermekle tehdit etti.
Şimdi sıra silahsız kuvvetlerde... Gerekirse silah
kullanırız... Daha kötüsünü de dedirteceğiz... Gibi başlıklar attığı günlerden
bahsediyor...
Ve yine diyor ki: Erbakan, iktidara geldiğimizde Türk
Lirası’nı atıp, bir yüzüne Kelime-i Tevhid’in yazıldığı İslâm Dinarı’nı
getireceğiz, demişti.
Türk siyaset tarihinin en şeffaf, en gözönünde, en açık ve
en belgeli siyaset adamına bugün bu iftiralar atılabiliyorsa, bir tek sebebi,
bir tek göstergesi vardır bu eylemin.
Biz, ihtilalcilerden hesap soruyoruz, diyen iktidarın
aslında hiç bir şey yapmadığı...
Bari Sayın Ertuğrul Özkök gönüllü çıksa da İhtilalleri
Araştırma Komisyonu’nun karşısına bir daha ve anlatsa 17 yıl sonra ancak
hatırladığını ve ancak yeni duyabildikerini...
Hakim karşısında hatırlamasını istemeyen bir iktidara bir
kıyağı da böyle olsun.
Bu ülkenin mizah tarihi için gereklidir bu.
Çözüldük ey halkım!
Paris’te, Mali’ye saldıran Fransa’nın başşehri Paris’te, bu
ülkenin “PKK’lı” sıfatlı üç kızı öldürüldü.
Hayatları üzerine anlatılanlar, yazılanlar bir yana, biz
cinayetleri Fransız polisinin çözemeyeceğine inanalara kulak verelim.
Diyorlarki:
- Paris’in her noktasını kameralarla gözeten polis… (Ne
güzel bir abartma örneği. Suçlular bu haberi okuduklarında “Bizi filme
almışlar, gidip teslim olalım, indirimden yararlanalım” diyecekler sanki)
- ...Kürt derneklerinin bulunduğu o apartmanın giriş ve
çıkışlarını kayda almamıştır. Dolayısıyla cinayetleri çözeceği şüphelidir. (
Hayda! Teslim olmaya gidecekleri birden vaz geçirten bu açıklamanın da anlatmak
istedikleri çok. Birincisi, ortak hareket suçlaması: Mademki o bina
gözlenmiyordu. İkincisi, o bina ve girip çıkanları önemli olmadı Paris polisi
için…)
Kimse edindiği bu bilgiler ışığında, bir gün biri bağlanır
bir tv kanalına; orda anlatır nasıl yaptığını, diye düşünerek geleceğini şimdiden
borçlandırmasın.
Çaresi var, çözümü var!
Biz bu ülkede 28 Şubat’lı günler yaşadık. Ordan biliriz,
Paris polisi çözemezse bu işi, kimin çözebileceğini…
Özdemir Sabancı cinayetini çözen ekibi gönderelim Paris’e.
Kamera kaydı yoktur denilen kapının, tarihi değiştirilmesi unutulmuş
görntülerini bulur, çıkarır. Kimin, neden, niçin, nasıl öldürdüğünü öğrenmedik
mi polisimizin açıklamalarından.
Cinayeti işleyenlerin bu olayda olduğu gibi çok net değil,
biraz flu olarak sunulması gerekliyse, Fadime Şahin, Müslüm Gündüz ekibine
verilebilir bu görev.
Düşünsenize, bu ekip suçluları anında o apartmanın girişinde
yakalayıveriyor ve ilan ediyor: Bütün kameralar gelsin!
Yaptığı yoklamada bir kartel kamerasının eksikliğini
hissettiğinde, neşeyle bağırsın diğerlerine bakarak: Onu da bekleyelim, o da
gelsin.
Sincan’da Tank yürütme seansı değilki bu; ikinci bir tank yürüşü daha yaptırılsın,
gelmeyen kartel kameraları için…
Gazeteler yazar gayrı: Paris polisinin kameraya almadığı
cinayetleri, bizim Müslüm Gündüz’ü iş üstünde basmaktan tecrübeli ekibimiz
çözdü. Bakalım Fransa’da Şubat ayı kaç çekecek
Not: Yaşanan Paris olayı dolayısıyla Türkiye’nin operasyon
gücünün “Gülünç” olarak tanımlanması kartel medyasınca, gücümüze (zorumuza)
gittiğinden kaleme alınmıştır bu yazı. Bu noktalara getirenlere eyvah!
YAVRUM MESUT VE THE ŞAPGALI BABA
Tanklar buruya Mesut Viyana’ya
- Alo! Duydun mu The Şapgalı Baba duydun mu Kızlar ölmüş
yahu.
- Sıra sana mı geldi demek istiyorsun Yavrum Mesut
Binaenaleyh tutanaklar açıklansın.
- Hangi kızın nereye gideceğini, hangi kızların Arabistan’a
gideceğini tutanaklara mı yazmıştın The Şapgalı Baba
- Hangi sokakta topal karınca biliyorum yavrum Mesut.
Binaenaleyh telefonu bir kaldırsam karşıma yirmi devlet başkanı çıkar.
- Kızları kimin öldürdüğünü biliyor musun yahu
- Kızlar Arabistan’a gitsin darken, ölmesinler, okul
önlerinde telef olmasınlar istedik. Binaenaleyh Arabistan’da insanların kuma
gömülmesi ya da taşlanması fevkalade yazıktır, günahtır, ayıptır.
- Ben Paris’te öldürülen kızları söylüyorum The Şapgalı
Baba. İhtilal mahkemesinde yapacağın müdafaayı bana söyleme yahu.
- Sen ne diyorsun yavrum Mesut. Binaenaleyh Paris şiddetli
bir 28 Şubat’a mı tutulmuş. Bizim 28 Şubat’ımızından ders almamaları fevkalade
eksikliktir, eksi işaretidir, eksi bakiye vermektir.
- O kızları Paris’e sen mi gönderdin The Şapgalı Baba
Paris’e gitsinler mi demiştin yoksa.
- Ben sana Viyana’ya gitme dedim mi yavrum Mesut.Binaenaleyh
senin nerede estetik yaptıracağına ben mi karıştım. Bu fevkalade iftiradır,
kara çalmadır, karalamadır.
- Sen de nizamiyeden dönmüştün The Şapgalı Baba.
- Tankları saydım ve döndüm yavrum Mesut. Binaenaleyh
tutanaklar açıklansın. Devlet durup duruken Paris’e kız göndermez.
- Tutanaklarda koskotas dosyaları çıkarsa ne olacak The
Şapgalı Baba. Altında saklayacağın tank da kalmadı yahu.
- Sana bir Viyana seferi daha görünüyor yavrum Mesut.
Binaenaleyh kamerasız caddelerde gezmek, kamerasız binalara girmek fevkalade
kurşunlu olabilir.
- Senin kameran ben oldum yahu. Tankları gör dedin görmedim
mi The Şapgalı Baba.
- Şimdi git birazda Viyana’da gör. Binaenaleyh ordada kızlar
öldü haberi gelmesinden fevkalade iyidir, hoştur, güzeldir. Beni anladın mı
Koskotas’ım benim, sefertasım benim.
-Silivri’den geçerek mi gideceğim The Şapgalı Baba. Sen de
gel yahu.
Sağlık Olsun
Operatör- Tuhaf şey...Herifin ne miğdesi var, ne
bağırsağı!..
( Ya SGK’dan ödeme almak için, ya da SGK’dan ödeme
alınamadığından)
İnsan bu
Onbeşinde çiçek derer, kelebek kovalar;
Sayfa henüz beyaz, göz kara saç salkım saçak...
Elllibeşinde, elde amel dolu kovalar;
Sayfa siyah beyaz, göz kararmış, salkım saç ak.
Neden
Sallıyor okyanusun dev gibi dalgaları,
Allah, Allah! Feryadı geliyor bir tekneden;
İnsanoğlu işte bu, nasıl unutur onu
Sanki çaresizliktir zikrine birtek neden...
Ekrem Şama