Kur’an-ı Azimüşşan’ın (Şanı büyük Kur’an) Haşir Sûresi’nde Yüce Rabbimiz: “Biz şu Kur’an’ı bir dağ üzerine indirseydik şüphesiz onu Allah haşyetinden dolayı boyun büküp titrer halde görürdün. Biz bu misalleri düşünürler gayesiyle anlatıyoruz” mesajını veriyor. Yıllardan beri Kur’an-ı Kerim’i hatmederken bu ayeti de okuyor veya dinliyoruz. Hatta bazı okuyucular sabah ve akşam namazlarından sonra okunması müstehap olan daha sonraki üç ayetle birlikte okuyup duruyorlar. İyi de bu ayette verilen mesajı gerçekten alabiliyor, yahut verebiliyorlar mı? İşte sorun burada.

Ayet-i kerimenin tercümesini verirken “Allah haşyetinden” ifadesini kullandım, “korkusundan” demedim. Çünkü haşyet kuru bir korku manasında değildir. Bu kelime “sevgi ile karışık bir korku” anlamındadır. Yani Kur’an-ı Kerim’e hissiz dağlar bile muhatap olsalardı, yani Yüce Mevla’mız dağları muhatap alsaydı onlar Kur’an-ı Azimüşşan’ın azameti, güzelliği karşısında “Bu ne büyük nizam, bu ne güzel sistem, bu ne hoş bir düzen” diyerek “aman bu nizamın hakkını verelim, aman bu sisteme uygun yaşayalım, aman bu düzeni elimizden kaçırmayalım” düşüncesiyle titremeye başlayacak veya bu düzen üzerinde titizlikle duracaklardı. Öyleyse Müslümanlar okuduklarını anlasalardı çok daha itinalı bir davranış içine gireceklerdi.

Özellikle Kur’an-ı Kerim’in astronomik, biyolojik, hatta fiziksel ve kimyaya dikkati çeken ayetleri karşısında hayranlıkları artacak, imanları güçlenecekti. Ayrıca insanların içtimai (sosyal) düzeni hakkındaki ayetleri, aile hayatıyla ilgili kurallarını gördükçe Kur’an-ı Azimüşşan’a ve İslam’a bağlılıkları artacaktı. İnsanların birbirine karşı münasebetleri, komşuluk ilişkileri; en yakınlarının, babalarının, hatta kendilerinin aleyhine de olsa adaletten şaşmamaları konusundaki ayetleri okudukça dünyanın en iyi insanları olacaklardı. Aile fertlerinin birbirine karşı davranış ilkelerini öğrendikçe de huzur dolu bir aile hayatı yaşayacaklardı. İnsan sağlığıyla ilgili öğretileri okudukça, özellikle sabahın temiz havasını alarak güçlenecek, öğle uykusu denilen ‘kaylüle’ uygulaması ile de günün tümünü verimli bir çalışma ile geçireceklerdi. Böylece de eskiden olduğu gibi “Türk gibi güçlü” deyimini tekrar gündeme getireceklerdi.

Ama ne yazık ki aşr-i şerifler açıklaması yapılmadan okunuyor ve onlardan alınması gereken mesajlar gizli kalıyor. Koca bir ayda mukabele okunuyor, fakat hiçbir cüzün ardından orada verilen mesajlar tazesi tazesine takip edenlere duyurulmuyor. Dinleyiciler de “Ben Kur’an’ı hatmettim” diyerek avunup duruyorlar. Ama yaşantılarında, davranışlarında iyiye doğru bir değişiklik olmuyor. Düşmanlarımız da bunun farkında olarak bizden hiç mi hiç korkmuyorlar. Korkmadıkları gibi de itibar da etmiyorlar. 2014-2016 yılları arasında belli sürelerle üç defa Fransa’da kaldım. Kırka yakın sayıda nikâh akdeyledim, ama ancak bir nişan, iki düğüne katılabildim. Çünkü düğünler Avrupai biçimde kadın-erkek karışık danslarla icra ediliyor. Halbuki biz karışık dans eğlencesinin Fransa’da yüzyıl yasaklanmasını gerçekleştirmiş Kanuni Süleyman’ın torunlarıyız.

Düşünün hele… Bir zamanlar Fransa’da karışık dans eğlencesini yasaklattıranların torunları şimdi aynı İslam dışı oyunu düğünlerinde yaşatıyorsa gerek Fransa ve gerekse diğer ülkelerden itibar görebilir mi? Kanaatime göre özellikle Fransızlar bizim düğünlerimizde karışık dans eğlencesini gördükçe veya haber aldıkça arkamızdan kıs kıs gülmektedirler. Yani itibarımız yerle bir edilmiş oluyor. Paris’in metropol ilçelerinden Sevran’da bir Türk vatandaşımız “Hocam evde huzur yok, bu akşam eve gelip bir aşr-ı şerif okuyup açıklamasıyla birlikte bir nasihat eder misin” diyerek beni arabasına aldı. Yolda giderken: “Ben yine iyiyim, komşunun karısı kocasını ‘bana şiddet gösteriyor’ diye polise şikâyet edip üç ay dışarı attırdı” deyince “maalesef Avrupa uyum yasaları çerçevesinde aynı kanun Türkiye’de de çıkarıldı” dedim. Dertli ırkdaşımız “Yok yahu” diyerek hayretini ifade etti. Aile içi anlaşmazlıkların halli için Kur’an-ı Kerim’de hakemler usulü varken bu kanunu çıkarmakla da Batı’yı kendimize güldürmüş olmuyor muyuz? İşte yazımıza başlık ettiğim “Dağları Titreten Azametimize Ne Oldu?” sorusunun cevabı burada.