Kapitalizm akıllıdır, hem de çok akıllıdır, hatta kurnazdır, sinsidir. Ağına düşürdükleri ise aklı yerine hevesleriyle, arzularıyla harekete zorlanan kitlelerdir. Kapitalist, hesaplar, ölçer biçer, boşa kurşun atmaz, sürekli menfaati için teyakkuzdadır. Ağına düşürdükleri ise önüne koyan ham hayalleri gerçekmiş gibi algılar, kendisini bir hayal alemine kaptırır genelde.
Mesela insanlara belli markaları giymek, kullanmak, satın almak bir ayrıcalıkmış gibi sunulur. Bu markaları giyince, kullanınca, satın alınca, o markaların reklamındaki ünlüler gibi bir hayat yaşanacağı pompalanır. Halbuki, misal marka bir pantolonu giymekle alelade bir pantolonu giymek arasında en fazla ufak bir kalite farkı olacaktır. İyi veya kötü bir pantolonu giymek insanın hayatını değiştirmez. Veya çok lüks bir telefonu kullanan insan, ucuz bir telefon insana göre çok daha ayrıcalıklı falan olmaz. Olsa olsa çevresine biraz “hava atar”, o kadar.
Asgari ücret alıp, gidip 3-5 bin liralık telefon kullanan insanlar da bir şekilde “galeyana getirilmişledir”. O pahalı telefonu kullanınca, hayatının daha iyi olacağını düşünür muhtemelen. Halbuki, o telefonu edinmesiyle birlikte hayatında değişen tek şey, ödemek zorunda olduğu telefon taksitidir en fazla.
Kapitalist aklın en büyük marifeti, insanlara ihtiyacı olmayan şeyleri bir “ihtiyaç” bir “zaruret” gibi pazarlamak, “muhakkak, her ne pahasına olursa olsun almalıyım” telkininde bulunabilmektir. Elbette ki bu telkinlerin başarılı olmasında popüler kültürün, iletişim araçlarının ve pazarlama yöntemlerinin çok büyük bir payı vardır. Dört bir koldan kafa kola alınan insanlar, bu “ihtiyacı olmayan zaruret” için türlü müşküle katlanmayı da göze alır.
Özellikle kredi kartı gibi imkanının ve gelirinin çok ötesinde bir harcama olanağı sunan ve karşılığında da insanların geleceklerini ipotek eden bir araç, anlık olarak “sanal” bir zenginlik hissi vermektedir, ki bu durum da “ihtiyacı olmayan ama zaruri” görülen her şeyi insanın gözünde “satın alınabilir” hale getirir. Gelirini aşan şeyleri bile satın almaya başlayan insanoğlu için alışveriş artık bambaşka bir hal alır. Bir “ihtiyaç görme” vasıtasından çok bir “ritüele”, bir “doyum noktasına” doğru evrilir.
Bunu gayet başarılı bir şekilde bu duruma sokan kapitalist akıl, “uydurduğu” birtakım vesilelerle de kitlelere periyodik aralıklarla bir “ritüel” gerçekleştirme şansı verir. Anneler Günü, Babalar Günü, Sevgililer Günü, Black Friday vs vs… Köksüz ve temelsiz Amerikan toplumunda, kapitalist bir hınzırlıkla ortaya atılan ve kafası boş toplumu kolaylıkla ele geçiren bu “çılgınlıklar”, icat edilmiş birtakım ulvi(!) amaçlarla da gerçek maksadını perdeler.
Amerika’nın köksüz ve temelsiz toplumsal alışkanlıklarını aynen kopyalayacak, taklit edecek kadar ne ara düştüğümüz sorusunu sormaya bile vakit bulamadan, “Black Friday” pespayeliğine maruz kaldık. Geçen sene tepki görünce bu sene Black Friday ifadesi olduğu gibi çevrilmedi de, “Şahane”, “Harika”, “Efsane Cuma” diye çevrildi, adeta “karıncanın belini incitmeyen” bir ince ayarla insanların alışveriş çılgınlığına katılması amaçlandı. Hemen her yerde, çeşitli indirim kampanyalarının bangır bangır ilanları, reklamları, patırtıları ortalığı kapladı.
Söz konusu “çılgınlık” görüntüleri de geldi mağazalardan, AVM’lerden… Kapıların açılmasıyla içeriye hücum eden “talan birlikleri”, birbirini ezen, aynı ürünü paylaşamayan, elindekini bırakmamak için yerlerde sürünen, velhasıl-ı kelam “kendilerine bahşedilmiş indirimi” her zerresiyle yaşamak isteyen kitleler gördük. Ne de olsa “büyük indirim” vardı ve bunu kaçırmak demek, hayatı ıskalamak, boşa yaşamak gibi bir şeydi herhalde.
Bir kez daha gördük ki, kapitalist ahlaksızlık, bir toplumu yavaş yavaş ama gayet etkin bir şekilde ahmaklaştırıyor, içinde bulunduğu kepazeliği görmez hale getiriyor. Bir yandan “ihtiyacından fazlasını hoş görmeyen”, “kanaat etmeyi” öneren bir değerler silsilesi, diğer yanda ise barbarca, yamyamca bir tüketme, harcama arzusu…
Hangisini seçtiğimiz rekor kıran “Black Friday” satışlarında gizli zaten…