GİDENLERİ biriktirmekten sermaye fazlamız var. Sadece sermaye oluşturmak için mi bu biriktirme anlamış değilim. Kullanacağımız zaman gelecek mi acaba?

Cellâtları kimse hatırlamaz. Hatırlananlar ise bizim için bedel ödeyenler değildir! Doğru okudunuz. Tahrif edilen Hıristiyanlığa döndürdük işi. Açılmasın gözleriniz öyle anlamsız. Düşünün biraz. Hıristiyanlar Hz. İsa’nın onlar adına bütün acıları çektiğine inanır. Kilisede şarabı onun kanı, peksimeti de eti diye yerler. Sonrası dünya onların. Çekildi nasıl olsa acılar. Günahların bedeli ödendi nasıl olsa. Yaşa şimdi yaşanılası ne varsa. Hayat sana güzel.

Biz de benzeri bir hâl yaşamaya başladık sanki. Uzun zamandır kafamı karıştırıyordu bu mevzu. Dünden beri sosyal medyadaki Ömer Muhtar hatıralarını görünce bahane edeyim dedim bende. Gidenleri yüceltmenin yolu farklı olmalı diye düşünüyorum. Gidenlerin mükâfatı zayi değil zaten. Kalanların haline üzülmem biraz da bu yüzden!

İnandığı dava üzerine gözünü kırpmadan ölüme yürüyen kahramanlarımızın sayısı çok fazla. Marvel ve DC buhranlardan halkı oyalamak için sahte kahramanlarına sarılarak bugün dünyanın çivisini zorlarken bizim yaşamış kahramanlarımızın ünsüzlüğü kafamı karıştırıyor. Örümcek Adam’ın verdiği ilhamı(!) Abdülkadir Molla veremiyor!

İtalyanlara Libya’nın yaşayanlara cennet, işgalcilere cehennem olabileceğini ezber ettiren Ömer Muhtar’dan bize çok dersler var. O derslerin hakkını verseydik eğer bugün dünyadaki hiçbir zorba bir mazlumu incitmeye cesaret edebilir miydi?

İlk defa 1981’de gösterilen Çöl Aslanı filmi özgür olduğunu iddia eden dünyanın kulaklarını tıkayıp, gözlerini kapadığı bir filmdi. Sinemanın ihtiyaç duyduğu her bir işlevi yerine getirmişti oysa. Üstelik kurmaca ve hayali bir hikâye de değildi. Yaşanmış olaylardan senaryolaştırılmıştı. Bir diktatörün işgaline karşın toprakların gerçek sahiplerinin boyun eğmeme mücadelesini anlatıyordu. Avrupa ve Amerika tam 13 sene ülkelerinde gösterilmesine izin vermedi. Kendi halkına yeni uyuşturucular denemekteydiler. Tek bir filmin büyüyü bozamayacağını anladıklarında özgürlük akıllarına gelmişti. Bizim de bugün ve her sene aynı gün Ömer Muhtar’ı anıyor olmamız, onu daha iyi tanıyor olmamız biraz da bu filmin gücü değil mi? Ne dersiniz?

Ömer Muhtar ile alakalı çok üzerinde durmadığımız bir bilgiyi de alıntılayayım sizin için. Üzerinde düşünmek şartıyla elbette…

“Ömer Muhtar birçok Kuzey Afrikalı Müslüman gibi Senusi tarikatına mensuptu. 19. yy’da Kuzey Afrika’da teşekkül eden bu tasavvuf ekolu kısa zamanda çok hızlı bir inkişaf göstermiş, içinde barındırdığı dinamizm ile Sömürgeci güçlere karşı Afrika Müslümanların soluğunu daima diri ve taze tutmuştur.

Bir tasavvuf ekolünden ziyade bir ıslahat hareketi olarak görülebilecek Senusi hareketi, tarikat ve tasavvufu asli güzelliğine döndürmeyi, onu bir miskinler ocağı olmaktan çıkarıp, hayatın her yönünü kucaklayan bir hizmet kurumuna dönüştürmeyi hedef almıştı. Merhum allame üstad Ebul Hasen en Nedvi “Hakiki Tasavvuf” adlı eserinde, “Senusiliğin tasavvufla cihadı, mücahedeyle mücadeleyi birleştirmenin en parlak örneği olduğunu” dile getirmektedir.

Çok dağıtmadan toparlayacağım. Tarihimiz zalime boyun eğmeyen, inancından vazgeçmeyen nice kahramanlarla dolu. İmam-ı Azam’dan İskilipli’ye, Molla’dan Ömer Muhtar’, Seyyid Kutub’a. Sadece bu kadar da değil. Duyduğumuzda ağladığımız, üzüldüğümüz, dişlerimizi sıktığımız kahramanlarımız da var. Babasının yanında babasından koparılan Muhammed Durra var, sahile vuran, ambulansta kanlı yüzüyle insanlığımıza haykıran, yakılan, kurşunlanan, asılan, bombalanan, tecavüze uğrayan… Liste uzun. Bu acıları çekenler bizim yerimize mi çekiyor zannediyorsunuz?!

Müslümanların cihat görevi Filistin’de, açlık imtihanı Afrika’da, ölümle burun buruna yaşama işi Arakan’a, asılma görevi Bangladeş’e mi verildi. Biz rahatız yani. Nasıl olsa ölen var. Toprak kansız kalmıyor. Hep başkası ölmek zorunda ama değil mi? İpe başkası yürümeli, kıyıya başkasının çocuğu vurmalı, başkasının evi yıkılmalı!

Herkesin imtihanı kendine elbette. Size gidin de ipte sallanın demiyorum. Gidenlerin size bir mücadele emanet ettiğini hatırlatmak istiyorum. Kendi rahatımıza görmezden gelemeyeceğimiz durumlar var diyorum. Gidenler kurtardı, cesaretiniz varsa kalanlara ağlayın diyorum. Dilin kemiği yok işte, konuşup duruyorum… Din belli. Yaptıklarımızı dine uydurmaya çalışacağımıza biz dine uymalıyız. Daha kolay olur sanki. Sanki daha rahat anlaşırız. Dostu düşmanı ayırmak daha kolay olur, nefes almak bile ibadet sayılır sanki o gün. Ama o gün bugün değil maalesef!

Dünyanın tüm çilesini bizim yerimize çeken bir “JESUS” yok. Biz her yaptığımızdan sorumlu olmaya devam ediyoruz ve edeceğiz. Sistemleri gözümüzde büyütmenin de âlemi yok. İnsanları sistemler idare etmez. İnsanlar sistemleri idare ederler. Kahretsin, iş yine insanda bitti. Bak görüyor musun? İnsanı yaşat ki devlet yaşasın o zaman.

Sistemle kafayı bozmayın. İsrail konusunda beni Allah’ın vaadine itimadım yok diye eleştiren canım kardeşim mevcut sistemin değişmeyeceğini savunuyor. Allah’ın Yahudileri kahredeceği vaadine inanıyorsun da, “Ol” deyince olduracağına mı itimadın yok… Bu sistem de değişir. İnanma problemini bir aşabilsen yeni bir dünya bile kurulur, şaşırırsın.

Tüm gidenlerden helallik almak zorunda kalacağımızı düşünen bir tek ben olamam değil mi?

Kalbinizin sahibine emanet olun…

Eyvallah!!!