“Çarşamba”dan belliydi fobileri
İslamofobi..
Kelime yabancı olunca, aradığımız, ki ne aradığımızı bilsek de, bilmesek de, gözümüz kulağımız dışarıya doğrudur.
Duygularında nefret, muamelelerinde ayrımcılık, bakışlarında düşmanlık, yüreklerinde kin.. Onlar öyledir.
Biz, bizi konuşalım.
Basit, basit misallerle konuşalım.
Müslüman tipi, Hoca tipi, İmam tipi nasıl çizilirdi bu ülkenin gazetelerinde, dergilerinde, yazılı evraklarında Ne kadar çirkin, itici, vahşi görüntü verilebilirse, işte öyle çizilirdi.
Mücadele ettik mi, edebildik mi, etmek istedik mi onlarla Yoksa keçisi çalınan müftüyü, keçi çalan müftü diye yazdıklarında, biz de fıkralar üreterek destek mi çıktık onlara
Bir Hacıveyiszade rahmetliyi duydu bizim neslimiz. Anlatırlar: Bir ramazan günü Hacıveyiszade hoca davetli olduğu haneyi teşrif eder. Davetlilerin arasında hoca sıfatlı başka insanlar da vardır. Vakit geldiğinde ev sahibi sofraya davet ederken konuklarını, aklınca bir latife de yapmak ister.
- Buyurunuz! Gerçi hocalar sofra gördüler mi…
Her şey buz kesmiştir o anda. Senin sofrana oturulmaz, deyip kapıya yönelen Hacıveyiszade’yi takip eder herkes.
Refah Partisi’nin ağırlığını hissetirmeye başladığı o ilk yıllarda, Milli Gazete’miz daha Topkapı tesislerinde iken, kültür-sanat sayfasının çalışanları toplanıp bir ziyarete gideceklerinde beni de çağırdılar. Daha önce “sol” tandanslı Mizah dergilerinde karikatürleri yayınlanan bir imza sahibine, iyiki geldin filan denilecekti.
Sohbetin arasında bir iki cümle de ben söyledim. Hoca tipini, imam tipini ve özellikle Hoca’mızı, orda öğrendikleri gibi çizmeyi sürdürürse, çıkacağı derginin satmayacağı gibi kanaatlerimi.. Ben sizden daha iyi bilirim havası o zatın, biz ayrılıyorken daha da sertleşmişti.
Bir dergi çıkarmış ve satmamış. Yıllar sonra bir tv kanalında bizi suçlarken öğrendim. Onlara bir dergi çıkarmıştım almadılar. Herhalde mizahtan anlamıyorlar.
Tıraştan anlayanlarımızdan şikayet yoktu ama. Onlar arıyorlarmış, başbakanlık makamlarından, senin baban usturayı öyle tutmazdı, diyerek..
On küsur yıldır iktidarda olmalarına ragmen, bir mizah dergisi kadrosu oluşturamayanlar, mizah üretecek gençliğin yokluğunun yükünden habersiz olanlar, saf tutuyordular uzaklarda..
İstanbul’un Çarşamba’sında kartel medyasının kameraları eşliğinde polis teşkilatının sakallı, sarıklı erkeklerin ve çarşaflı hanımefendilerin peşine düşmelerinin adı ve izahı ne idi Ne “fobi”si adına haber yapılıyordu Çarşambalı insanlarımız dünyaya karşı
O emri veren İçişleri Bakanını ölmüş partisinden çekip çıkartıp tekrar milletvekili, tekrar bakan yaptığında on küsur yıldır iktidarda olanlar, kim aradı o Çarşambalıların haklarını.. Bugün Meclis’teki muhalefetin güçsüzlüğünün bir sebebi de o içişleri bakanlarının aralarında uykuda olması mıdır Erkeklik icabı, böyle birşeydir herhalde.
İfade özgürlüğü imiş.. Zulmetme özgürlüğünü savunmak nasıl bir şey o zaman
İzmit’te ilişkide olduğu kadının yedi yaşındaki üvey çocuğunun katili yakalandığında resimli haber olmuştu gazetelerde. Sıradan ve bakımsız görüntüsü, daha bir utandırıyordu insanları.
Birkaç gün sonra tv ekranlarında, kamera karşısında konuşturulurken durum şu idi: Üst başına çeki düzen verilen zanlının tıraşı sünnete göre kesilmiş, düzeltilmiş bir görüntüde idi. Yaptıklarını bilmeyenler, mesleğini bilmeyenler, mahallenin muezzini, hocası bu desinler..
Bir cinayet zanlısına o görüntüyü özellikle verdiren o karakol amiri, hangi ifadenin özgürlüğünü kullanıyordu
Devletimizin, halkının parasıyla ve emekleriyle yapılan ve kendi idaresinde olan İmam-Hatipleri her ihtilalde ve ihtilal artığı sivil hükumetlerde kapatıp durması, neyin “fobi”si idi
“Arka bahçe” yalanı uydurularak, bu ülkenin böyle categorize edilmiş çocuklarına, Charlie üreticisi Batı’nın nasıl bakmasını istiyordu, bugün “fobi”lere karşı görüntü vermeye çalışan saf tutucu insanlarımız.
Ön bahçenin beyazları, “Arka bahçe” bölücülüğünü bulmakla öğündüklerinde, bugün tükürecek yer arayanlar, o “Arka bahçe”lerden oy devşirmeye çıkmışlardı. Hangi “fobi”den haberliydiler
Elbette biliriz ne kartel medyasının, ne de onların rotasında olmak telaşındaki iktidarcıların “Charlie”cilere söylenmesi gerekenleri söyleyemeyeceklerini.. Varlıkları birbirinin varlığına armağandır çünkü.
Bir Anadolu insanının yaşadıklarından bugün bize kadar ulaşan bir anektod cevap olsun, ifade özgürlüğü kılıfını aklımıza, fikrimize, izanımıza, ferasetimize giydirmeye çalışanlara.
Karasakal Hoca bir sabah Karaman Adliyesi’nde sohbet etmektedir bir hakimle. Derken, açılan kapıdan başını uzatan bir başka adliye görevlisi, bugün ifade özgürlüğüne sokulmak istenen bir cümle söyler, akşam izlediği bir habere yorum yapıyor maskesiyle.
Hakim bey kalkmaya davranır. Celallenmiştir.
- Müsaade et Hoca’m, şunun ağzına bir ….. geleyim!
- Otur der Hakim beye Karasakal Hoca. Pisliğini pisletme..
Çağdaş ve mobeseli
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bey, Şişli meşguliyetinden arta kalan bir zamanda lakiliği diline dolamış yine.
Ne zaman hesap sorucu bir hava hissederlerse seçmenlerinde, ne zaman üstün saydıklarının özgürlükleri tartışılmaya başlanırsa, “alçak hava basıncı” gücündeki demeçlerinin konusu tektir: Laiklik.. Ya elden gidiyordur, ya kıymetinin yani baskısının değeri bilinmelidir.
“İslam dünyasına sesleniyorum. Lütfen laikliği benimseyin. İnançların güvencesidir laiklik. Laiklik dinsizlik değildir, terörün de panzehiridir.”
Sayın Kılıçdaroğlu’nun bu dediklerine biz bir cevap verecek değiliz. Belki de birgün, ikna odacılıkla öğünen arkadaşlarına ve camilerde hoca katledenlere de anlatacaktır bu dediklerini; mazlumların hakkı için..
Sayın Kılıçdaroğlu’nun ünlü laiklik demeçlerinin bu en sonuncusu medyaya düştükten sonra, ilk cevap/tepki “Charlie”cilerden geldi.
“Türkiye’de anayasal laiklik saldırı altında.”
Hey, sen kim oluyorsun Bizim Kılıçdaroğlu’muzun laiklik demecini nasıl laikliğe bir saldırı olarak yorumluyorsun, demeye hazırlanırken CHP’liler ve yakın çevreleri, kartel medyacılarının “Charlie”ciler destek verdi demesiyle tekrar oturdular makamlarına.
Peki, ne demektir şimdi “Charlie”cilerin Kılıçdaroğlu dayanaklı bu dediği..
Türkiye’ye, Türkiye insanlarına, Türkiye insanlarının dinlerine, inançlarına yönelttiğiniz katliamı sürdürün, bahaneniz hep hazır: orda laiklik saldırı altında.
Kılıçdaroğlu bu ülkenin çocuğudur. Elbette “Charlie”cilere yem edecek değildik onu. Ona siper oluruz icabında. (Şimdi yaptığımız gibi.. Ki zarar görmesin insanlar ve memleketimiz.) Savunmak için neler mi yaptık, hangi fedakarlıklara mı katlandık Anlatalım..
Çocukluk günlerine gittik Kılıçdaroğlu’nun. Hani psikaytrlar çocukluğuna dön diyorlar ya.. Onun daha okul yoluna düşmediği günlerdeki bir mobese kaydına ulaştık, bir mezarlığa 60 yıl önce kurulmuş bir mobesenin kaydına.
O mobese kaydının en net bir karesini buraya koyduk, ki Kılıçdaroğlu çocuk olduğu için bilmediği o durumu öğrensin de, malzeme olmasın elin “Charlie”cilerine. Kılıçdaroğlu bizimdir dedik ya..
60 yıl önce laikliciliğini ve inkılapcılığını asri mezarlığa gömmüş CHP. Defni bizzat yapan en yetkilinin, bir yıldönümünde çelenk koyması bugüne, Kılıçdaroğlu ve ekibine mesaj değilse, nedir
Sayın Kılıçdaroğlu o mobese kayıtlarını önemsemiyorum diyemez. Zira o mobese kayıtları da kaset şeklindedir arşivlerde, internet ortamlarında.
Bir kaset uzmanı olarak sayın Kılıçdaroğlu gitsin, incelesin ve “Charlie”cilerinden destek aramasın. Çünkü biz ısrarcıyız, Kılıçdaroğlu bizimdir, bu ülkenin bir çocuğudur, demeye…
Not: Kasetçilerin yokluklarını hissetirmeme çalışması sayıp bu savunmamızı, hiç sevinmesin Kılıçdaroğlu yakınları..
Nasıl Kılıçdaroğlu’nun başkan olmasının mobese kayıtları varsa, bu da öyle bir şeydir.
Kasetli günlerden, mobese kayıtlı günlere geçirirken ülkemizi, hep olduğu gibi demokrasimize en yüksek katkıyı biz veriyoruz yine.
Milli Gazete doğrusunu yazıyor!
43. yılına giren Milli Gazete’mizi daha bir güzel kılmak sevdasındaki Genel Yayın Yönetmenimiz Mustafa Kurdaş çağırdı, söyledi.
- Ağabey, Değmesin Yağlı Boya bu haftadan sonra Cumartesi günleri yayımlansın. İşyerlerindeki okuyucularımız da mahrum kalmasınlar istiyoruz.
Bazı arkadaşlarımla karşılaştığımda, onların mahcup mahcup, mutlaka güzel şeyler yazıyorsundur amma, işyerimiz kapalı olduğu için pazar günleri ulaşamıyoruz/alamıyoruz Milli Gazete’yi, özürlerini artık duymayacağım galiba.
Doksanlı yılların başı. Küçük oğlum Mecidiyeköy durağına yakın bir yere bir küçük işporta tezgahı açmış, o civardaki bir futbol kulübünün renklerini gösteren bayrak, örgü ipi gibi şeyler satmaya çalışıyor.
İnsanlarla ilişkilerini değerlendirmek için ona farkettirmeden bakıyorum. Elindeki tepsiye diziği sandviçleri satan bir akranı geldi yanına. Tepsisini bırakıp gitti. Döndüğünde elinde bir Milli Gazete vardı. Aaa, dedi oğlum, biz de Milli Gazete okuyoruz. Gazeteyi katlayıp cebine koyan o sandviçci çocuk, satışını sürdürmeye giderken, ben dediğini iyi duydum. İyiki duydum.
“Milli Gazete’yi okumadan duramam!”
Okuyamama bahanesini sıralayan arkadaşlarıma geçmeden önce, şu durumu da özellikle belirtmeliyim. Bir sandviç kaç liraysa, Milli Gazete’de o fiyatta idi o yıllarda.
Refah Partisi’nden milletvekili olmuş biri ziyaretimize gelmişti gazetemize. Birkaç dakikalık sohbetten sonra, o gün emek veren arkadaşlarıma bunun ilk gideceklerden olduğunu söylediğimde bir kanıt, bir dayanak sormuşlardı. Sonra onlar da öğrendiler, ölçümdeki yanılma payının az olduğunu.
“Milli Gazete’mizi okumuyor. Dolayısıyla donanımlı değil. Dolayısıyla her sıkıştırıldığında ya başını eğer yahut çekip gider.”
1973 yılının ilk günlerinde, İstanbul duvarlarında “Milli Gazete 12 Ocak’ta çıkıyor!” afişlerine sevinçle, heyecanla, gururla baktığım o anları unutmamış olmamdan dolayı puanını yükseltirim kendimin. O anları yaşadığımız ve konuştuğumu arkadaşlarımla karşılaştığımda,
“Çoktandır Milli Gazete okumuyorum/okuyamıyorum. Gerçi başka gazeteleri okuduğumu da söyleyemem ama.. Sen hala orda yazıyor musun Neler yazıyorsun ”
Diyen arkadaşlarıma, son karşılaşmamızın öncesine kadar çok hasret duyardım halbuki.
Onları anlıyordum. Yöneten iktidarla çatışmamak için, sıkıntılarına bir sıkıntı daha eklenmemesi için, yanıldıklarını hatırlayıp durmamak için Milli Gazete okumuyorlardı. Diğerlerini okumamaları ise, onları hafif bulmalarındandı. Zira bilirlerdi, kendilerine çok emekler verildiğini, çok dualar edildiğini ve beklenen birşeyler olduğunu onlardan.
Ekrem Doğanay rahmetlinin Kur’an kursuna bir gün, bir hindi pişirip getirmiştir kadıncağızın biri. Kurs talebesi çocuklar, değişik ve kıymetli bu yiyecek ikramına sevinirlerken, rahmetli Doğanay Hoca bir soru sorar, ikram sahibi kadına.
O sorunun cevabı, bizim o hindiyi yememizi engellemişti, diye anlatmıştı o talebelerden H.Fehmi Ulus. Rahmetli Doğanay hoca da demiş, o soruyu sormasak olurdu, diye..
Bildiğimiz cevabı vereceğini tahmin ettiğim arkadaşlarımın, ben hiç soru sormadan, ki sormuyordum hiçbirine, anlatmaya başlamalarını galiba engellemeliyim. İçimdeki o hasret sevgileri kış günlerinin soğukluğuna dönsün istemiyorum zira.
Milli Gazete’nin 43. yılı hayırlar getirsin, okuyanlarına, yazanlarına ve onların ülkelerine..
Tayyip ve The Şapgalı Baba
Hatırcı geldi baba!
- Alo! The şapgalı Baba nasılsın Senin hatırını sormak bana vazifedir, görevdir, ödevdir.
- Bir ben mi kaldım sana hatır sorduran Binaenaleyh Abdullah’a da sordun mu
- Hangi Abdullah’a soracağım Mevlanakapılı kulaksız Abdullah’a mı, uzay adamı Abdullah’a mı, Efkaf-ı Hümayün’dan emekli başı öne eğik Abdullah’a mı Hangisine ne malum olmuş Bana derler Tayyip, ya hatır sorarım, ya hesap sorarım.
- Malumu ilam etme. Binaenaleyh hatır sormanın paraleli de hatır sormaktır. Fevkalade nasılsınız
- Ülküm yükselmek, ileri gitmektir. Geri adım atmak yok the Şapgalı baba.
- Saray’a bir de kaçak kat mı çıkacaksın Binaenaleyh ileri gidenden de bir ileri giden olur.
- Ahmet Paris’e gitti. Orda saf tutu the şapgalı baba.
- Abdullah’ı ne zaman bırakmıştı Hangi safı tuttu. İki eliyle mi tuttu Binaenaleyh burada tutacak saf bulmaması hatadır, noksanlıktır, eksikliktir.
- Ahmet teröre karşı saf tuttu the şapgalı baba.
- Paris’te teröre karşı, New York’ta rüzgara karşı, Londra’da sele karşı, Ortadoğu’da ele karşı, Çanakkale içinde aynalı çarşı. Binaenaleyh sarayım var deryaya karşı.
- Otur oturduğun yerde. Bana karşı gelme the şapgalı baba.
- Kalkamadığımdan oturuyorum. Binaenaleyh hangi sokağın başında sana karşı geldim
- Sokakları serbest bırak the şapgalı Baba. Sokaklar da benden sorulur.
- Sokaklar parallel caddelere bakar. Caddeler meydanlara bakar. Arap kızı camdan bakar. Binaenaleyh, bakanlar bankalara bakar, kollarına fevkalade saatler takar.
- Şişli’de kimi yer, kimi bakar the şapgalı baba.
- Hayri’ni görsün. Binaenaleyh ben dedesinden çektim, benim Kemal’im torunundan çeksin.
- Ben ne çekeceğim the şapgalı baba.
- Gel yanıma selfieli fotoğraf çek. Dört bakanını geri çek. Abdullah’a paralel hat çek. Binaenaleyh “hat’ırım kalmasın.
Hatırlatıyoruz!
“Evet, karşı geliyoruz.” Bu bir Engin Ardıç tavrıdır.
Biz olsaydık “Aydınlatma” makamında, bu noktada acaba ne derdik
Muhalefetin savunma cümlesine dönelim.
“O mescidin minaresini yıktıran Celal Bayar’dır.”
Onun için idam etmek istemiştiniz, değil mi Biz bunu derdik ve,
Celal Bayar’ın “bizden”likten önce “İsmet İnönü”den olduğuyla zaman kaybetmeden, gerekçemizi de vururduk yüzlerine.
Mescidi, minaresini yıktırana kadar hatırlayanlar, o isteklerini unutmuş olamazlar.
(16 Ocak 2015 tarihli Sabah Gazetesi’nden alıntıladık bu Engin Ardıç yazısını. “Yedikule hangi kule”ye bir tuğla da biz koyalım, dedik.)