İmanın küfre, mananın maddeye galip geldiği Çanakkale Zaferi’nin 104’üncü yılını aynı heyecan ve aynı aşkla kutlamaktayız. Aradan 104 yıl geçmiştir ama küfür cephesinde değişen bir şey yoktur. İslam’a ve Müslümanlara karşı güttükleri kinin üzeri asla küllenmiş değildir. En son Yeni Zelanda’da iki ayrı camiyi peş peşe basarak ibadet halindeki Müslümanları katleden cani gerek Vatikan’da papalık merkezinde ve gerekse diğer Hıristiyan ülke başkentlerinde nerede ise sevimli çocuk muamelesi görmektedir.

Nitekim bu caninin kendisini tarihin önemli dönüm noktalarından birisi olan ve bundan 1300 sene önce,  732’de İslam ordularına karşı savaş kazanan Frank ordusu komutanı Şarl Martel’le özdeşleştirmesi bu işin bir delinin rastgele yaptığı mantıksız bir katliam değil, aksine planlı ve birçok masaj içeren çok derin anlamlar taşıyan bir eylem olduğunu ortaya koymaktadır. Ama içimizdeki bazı zavallılar halen daha işin bu yönünü saklamakla meşguldürler.

Çanakkale muharebelerine savaş muhabiri olarak iştirak etmiş olan İngiliz gazeteci Bartlett, bu savaşla ilgili batının intikam duygularını şöyle dile getiriyor: “Son haçlı seferinden beri ilk defa Batılılar yine doğuya yönelmiş bulunuyor. Hıristiyanlık âlemi, Fatih Sultan Mehmet’in 29 Mayıs 1453’deki uğursuz tarihte Bizans İmparatorluğu’na indirmiş olduğu şiddetli darbenin intikamını almak üzere birlikte harekete geçmişlerdi.” (Çanakkale Gerçeği, 46).

Nitekim Yeni Zelanda katliamcısı da katliam öncesi yayınladığı 74 sayfalık kin ve nefret kusan mesajında Sultan II. Murat’a ve Sultan Fatih’e atıfta bulunarak tarihî Hilal-Haç kavgasını bilinçli bir şekilde günümüze taşıyor.

Çanakkale, yüz binlerce gencimizin şehitlik mertebesine eriştiği yerdir. Bu gün dünyanın dört bir tarafında akan Müslüman kanını durdurmanın yolu da yine bu ruhtan yani ümmet olma bilincinden geçmektedir. Nitekim Çanakkale’de savaş devam ederken bayram gelip çatmış. Ama cephedeki askerler burayı terk edemedikleri için cephe hattında bayram namazını kılmak istemişler. Önce komuta kademesi düşman saldırılarından korktukları için izin vermemişlerse de havanın aşırı sisli olması nedeniyle buna izin vermişler ve cephede bir caminin kubbesi altında değil gök kubbenin altında namaz kılınmış, teşrik tekbirleri alınmış. Bu sırada İngiliz saflarında karşı cephede bulunan Senegalli askerler savaştıkları kişilerin Müslüman olduğunu anlayarak savaşı bırakmaya karar vermişlerdir. İşte bu ruh Çanakkale ruhu ve ümmet olma bilincidir.

Bu gün Müslümanların şu veya bu bahaneyle katledilmelerinin önüne geçmek için yapılması gereken şey halkı Müslüman olan ülkelerin yöneticilerinin kendi aralarındaki rekabet yarışını, kin, haset ve kıskançlıkları bir tarafa bırakarak Müslümanların haklarını korumak için bir araya gelmeleridir.

Çanakkale savaşlarının yapıldığı 1915 yılında Daru’l-Fünun’un 2500 öğrencisi iki tümen hâlinde Gelibolu’ya gitmiş ve tamamı şehit düşmüştür. Bu nedenle sonraki yıl açılışta siyaha boyanan Daru’l-Fünun, 1921 yılında hiç mezun verememiştir. Yine Çanakkale savaşında öğrencileri şehit düşen Galatasaray, Konya, Kayseri ve İzmir liseleri 1915’te tek bir mezun verememiştir.

Osmanlı Devleti’nin adeta can çekiştiği ve nerede ise savaşın kaybedileceğinin başından belli olduğu böylesine ümitsiz bir mücadeleye gençlerimizi sevk eden imanlarından başka bir şey değildi. Onun için şair şanlı direnişi şöyle ölümsüzleştirmiştir:

“Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz.

Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz.”

Evet, bugün yine gençlerimizi kaybediyoruz ama bu sefer cihat cephelerinde değil uyuşturucu komalarında kaybediyoruz. Şuur yoksunu bir gençlik çığ gibi büyüyor. Bugünün gençliği içerisinden çıkanlar 1915’te tüm öğrencilerini Çanakkale’de şehit verdiği için mezun veremeyen Galatasaray Lisesi önünde Ezan-ı Muhammedî’yi yuhalayacak koca bir kalabalık toplanıyor. Peki, bütün bunlar kimin eseri? Bu gençleri hangi eğitim kurumları yetiştirdi? Suçlu kim?