“İş hayatına çok erken başladım. Gece gündüz çalıştım ve bütün hayallerime ulaştım.  Kırkıncı yaşımı kutlarken,  dört evim, bir  iş yerim, param ve rahat bir hayatım vardı. Artık daha bu dünyadan ne isterim diye düşünürken, ağır bir hastalığa yakalandım. İnanın her şey biranda değişti. Artık uğruna yıllarımı verdiğim, servetin gözümde hiç değeri kalmadı. Param vardı ama dizlerimde derman yoktu, neşesizdim,  en sevdiğim yemekleri bile yiyemez olmuş huzur bulduğum yazlığımda dahi rahat edemez  hale gelmiştim.  Emin olun sağlığıma kavuşabileceğimi bilsem bütün servetimi hiç düşünmeden veririm. Ama bazı şeyleri geri getirmek mümkün olmuyor.  Sağlığın büyük bir zenginlik olduğunu çok geç anladım. İnsanlara şöyle seslenmek istiyorum, sağlığınız yerindeyse hiçbir şey dert etmeyin! Çünkü siz bu dünyanın zenginlerindensiniz” (Zuhal Ç)

Yukarıdaki mektubu okuduğumda, sahip olduğumuz nimetleri düşündüm ve  ne kadar zengin olduğumuzu fark ettim. Sağlık, evlat, arkadaş aile, dost, ev, iş…bütün bunlar hayatımıza anlam katan birer servettir fakat farkında değiliz.  Yani, sahip olduklarımız her zaman sahip olamadıklarımızdan daha fazladır ama bunu bir türlü göremeyiz. Çünkü yakınma psikolojisi ile büyümüş ve bu davranışı modellemişizdir.

Hanım kardeşimizin de vurguladığı gibi  bütün  çarelerin tükendiği ve ölümün her nefeste biraz daha yaklaştığı,  hastalık ağır bir imtihandır. Zira insanın hayalleri   yaşam olgusu üzerine kurulmuştur.  Hastalıklar ise kişiye çaresizliğini, yoksulluğunu ve duaya olan ihtiyacını hissettirerek, hayatın geçici olduğunu özetler.

İnsanların hastalıklara verdiği anlamlar hayata verdikleri anlamla eş değerdir. Hayatı zevkü sefa peşinde koşmak olarak tanımlayan kimseler “ bir yandan “bu hastalık neden bana bulaştı diye düşünüp sebepler üzerine yoğunlaşırken diğer yandan “nasıl olsa öleceğim günümü gün etmeliyim” diye düşünür ve kendilerini eğlenceye verirler.  İkinci grupta yer alanlar ise hastalığın bir imtihan olduğunu bilir ve bunu sabırla savarak kazanca çevirirler.

Hastalık,  çağırdığımız ya da yakınlaşmaya çalıştığımız bir unsur değildir.  Fakat  böyle bir imtihanla sınanmışsak ta, bunun bizim anlayamadığımız pek çok hikmetlerinin olduğunu bilmeli ve hayatın da ölümün de yegane sahibi olan Allah’a teslim olmalıyız.  Yaşadığımız imtihanların bizi hangi hatalardan koruduğunu hangi uçurumlardan geri çektiğini bilemeyiz. Bir  arkadaşım, “eğer hasta olmasaydım, içinden çıkamayacağım hataların içine  düşebilirdim, Allah beni hastalıkla korudu” demişti. O an arkadaşımın  bu ifadelerine  bir anlam verememiş ve açıklama getirmesini istemiştim.  Bunun üzerine  “hastalıktan önce ölümü aklıma dahi getirmezdim,  namazlarımı geçirirdim, arkadaş sohbetlerine katılır çok fazla gıybet ederdim, bir iş yerinde çalışmaktaydım hafta sonları kadın erkek bir yere gider sınırsız eğlenirdik. Hastalıktan sonra dini hassasiyetim arttı, ibadetlerime önem vermeye ve haramlardan kaçınmaya gayret eder oldum” demişti.

Yani hastalık insana, başıboş değilsin, ölümlüsün, çaresizsin uyarısında bulunmakta ve   duaya çağırmaktadır. Bu nedenle eğer hastalıkla sınanıyorsanız, bunun  Allahtan gelen bir hediye olduğunu bilmeli ve içinde binlerce hikmeti gizlediğini görmelisiniz. Zira hastalık suyun sabunu erittiği gibi kötülükleri eritir. Hazreti Peygamber “Ermiş ağacı silkelemekle nasıl meyveleri düşer, imanlı bir hastanın titremesi de öyle günahları silker” buyurmaktadır. Bu da bizlere, en ağır  hastalığın hak yoldan sapmak ve  günahların  içinde kaybolmak  olduğunu göstermektedir. Çünkü bu  kimselerin vicdanları ve ruhları ağır bir körlüğe yakalanmıştır ve artık gerçeği görememektedirler. Allah hepimizi bu tür hastalıklardan korusun.