Biz seninle hiç mutlu olamadık Münevver. Olduk aslında. Ama o kadar kısa sürdü ki sonra o kadar üzücü dönüşleri oldu ki mutluluğumuzdan bir şey anlamadık. Anlasaydık belki daha iyi hissedecektik. Fakat kaderimizde mutluluğun uçan balon kadar ömrü olduğunu görmek var.
Yaşanan kimi şeyler güzellikleri öyle alıp götürüyor ki sıfırlanıyor elimizde iyi olan ne varsa. Fakat biz ne yazık ki o iyi anları unutamıyoruz Münevver. İyiliğin var ettiği sevgiyi yok etmenin yolu nedir? Ya yeniden iyiliğe nasıl inanacağız?
Acaba biz seninle niçin yalnızca sıkılmayı öğrendik Münevver? Değil mi ki diğer insanlar gülüp eğlenebiliyor değil mi ki hayat onlarca çok güzel bizim için de pek ala güzel olabilirdi. Kalbimizi yitirmeseydik şayet o mutluluğun izini sürebilirdik. Lakin biz kalbimizi günbegün yitirmekteyiz. Her yeni güne bir zulüm sığdıran bu zalim çağda kalbimizi nasıl koruyabiliriz ki?
Hiç kimsenin avuçları bir çocuğun avuçlarını kucaklayacak kadar geniş değil. Hep havada kaldı çocuk elimiz. Biz biraz da bundan bunaldık Münevver. Hayatı sevmeye geriden başladık. Bıdık sevinçlerimiz oldu. Boyumuza erişmeyen. Sonra tutup o sevinçlerimizle dalga geçtiler. Güzel olan ne varsa çirkin görmeye bayılıyorlar. Peki biz hâlâ nasıl sevebiliyoruz Münevver? Bizimle alay edenleri.
Şimdi sana uçuşan milyonlarca kelebekten bahsedebilirim. Şimdi sana Gökçeada’dan arabalı vapurdan koyu mavi Ege Denizi’nden bahsedebilirim. Terk edilmiş evlerden, onların yosun tutmuş duvarlarından. Her kaya oyuğuna çıkan dağ keçilerinden. Bir otobüs geçince durup hayretle bakarlar. Onların yurduna giren yabancılarızdır biz orada. Sana oradaki sahilden bahsedebilirim. Küçük deniz kabuklarının bir adada olduğumuzu bize fısıldayan şekillerinden. Minare kabuklarından, kestane kabuklarından. Belki kurumuş bir denizatına bile rastlarız kim bilir. Sana en çok oranın kara gecesinde pırıl pırıl serilen yıldızlarından bahsedebilirim. Onları buz gibi serin kumsala uzanıp doyasıya izleyebilirsin. Seni oralarda kimseler göremez. Sana ağacın kuytusuna oturmuş salça satan teyzelerden bahsedebilirim. Kelebek vadisine koca yılanlar yüzünden giremeyişimizi ve gezi boyunca hayalini kurduğum anın yalan oluşunu. Işıkları yanan ama işletilmeyen çay bahçesini orada geceleri oturuşumuzu sahili yalayan sert dalgaların karasını izleyişimizi. Bisikletiyle gezen mavi gözlü çocuğu. Gözünde maviden duran masumiyeti. Sana Günbatımı’nda batırdığım güneşi anlatabilirim. Denize yayılan pembeyi, neredeyse o gün orada ilk defa ölüme yaklaştığımı kayaların ucuna otururken dengemi kaybettiğimi. Düşseydim bugün olmayacaktı benim için. Yüzme biliyorum fakat uçurum ve kayalıklar yüzmeye dahil değil. Bugün olmasaydım sahi neler olurdu?
Neden bu kadar çok şey birikti şuncacık içimde? İçim sandığımdan büyükmüş Münevver. Ne varsa oraya gitti yıllandı tozlandı koleksiyon oldu. Ben o koleksiyona zamansız maruz kaldım.
İçimi de alıp gitsek Münevver. İnan kimse anlamaz gittiğimizi. Fark etmezler bile. Şuncacık değer biçilmedi ki, şuncacık fark edilmedik.
Biz en iyisi gidelim Münevver. Başımızı alıp yakınlara gidelim. Yeter bunca uzaklık bize. Biz bize gidelim Münevver. Kalbimizi de alıp gidelim. Bizi anlayamayacak bir yığın insanla daha tanışalım. Daha güzel aldatılalım daha güzel kaybedelim iftiraya daha güzel uğrayalım. Gidelim Münevver.
Fakat kalbimizde hep o olacak. Nereye gitsek de.