2010 referandumunun kampanya dönemini bugün gibi hatırlıyorum. Miting meydanlarında yapılan konuşmalar hâlâ zihinlerimizdeki tazeliğini koruyor. Türkiye’nin vesayet odaklarının kuşatmasından kurtulacağına, ayak bağlarının çözüleceğine, her şeyin daha iyi olacağına dair açıklamalara hep birlikte muhatap olmuş ve büyük beklentiler içine sokulmuştuk. 

Mesela o zaman “Evet” taraftarlarının ana söylemlerinin içinde; 

“12 Eylül ile yüzleşmek için, 12 Eylül üzerindeki dokunulmazlık zırhını kaldırmak için ‘Evet’ diyoruz. Bu ülkede bir daha darbelerin yaşanmaması, ülkenin geleceğinin karartılmaması için, demokrasinin kesintiye uğramaması için ‘Evet’ diyoruz. Büyük Türkiye, güçlü Türkiye, itibarlı Türkiye için ‘Evet’ diyoruz.’’açıklamaları vardı. 

Anayasa Mahkemesi’nin yapısı, HSYK’nın durumu bu referandumla yeniden belirlenmişti. Üzerinden çok geçmedi. 7 Şubat 2012 MİT krizinde büyük bir tuzağın içine çekildiğimizi anladık. 15 Temmuz’da da bunun bedelini çok acı bir şekilde ödedik. 

Şimdi de aslında 2010’dan farklı bir noktada değiliz. Aynı söylemler üzerinden bir kampanya dönemine şahit oluyoruz. Terörün kökünün kazınacağını, ekonomide çağ atlayacağımızı, devleti yeniden yapılandırarak şahlanışa geçeceğimizi her gün TV ekranlarından aynen o günlerde olduğu gibi duymaya devam ediyoruz. Birçoğu temelsiz, anlamsız ve hedefsiz ama bütün bunlara kampanya dönemi heyecanı diyor ve geçiyoruz.

Hani bilirsiniz 12 Eylül askeri darbesinden zihinlerde kalan en önemli cümlelerinin başında “Bizim çocuklar başardı” açıklaması gelir. Bu sözü dönemin ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Paul B. Henze rahmetli Mehmet Ali Birand’a söylemişti. Şimdi aynı Paul B. Henze CIA eski Türkiye şefi sıfatıyla 2006 yılında Beyaz Saray’a sunduğu Türkiye raporunda aşağıdaki şu ilginç yorumları yapıyor. Bu tespitlerin Meclis’te 1 Mart 2003 Irak Tezkeresi’nin reddedilmesinin ardından yapıldığını da not olarak düşmüş olalım.

Diyor ki Henze; “Türkiye’nin bu şekliyle, Amerikan politikalarının yanında olacağından emin olamayız. Ülkeyi kuranlar, denetim mekanizmasını çok sıkı tutmuşlar. Hükümeti ikna ettiğimizde Meclis; Meclis’i ikna ettiğimizde, ordu; orduyu ikna ettiğimizde yargı karşımıza geçebiliyor. Eğer Amerika’nın çıkarı Türkiye’de bir federal devlet kurulması ise mutlaka ve öncelikle yargı, ordu, Meclis ve hükümeti tek elde toplayan başkanlık rejimine geçilmelidir. Bir kişiyi ikna etmek, birbirini denetleyen yapıyı ikna etmekten çok daha kolay olacaktır. Eğer o bir kişi Amerikan çıkarlarına yardım etmek konusunda tereddüt ederse, bir kişi üzerine kurulmuş yapıyı yıkmak Amerika için sorun olmaz.”

ABD, İngiltere ve İsrail’in Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile ilgili sessizliğini bu cümleleri okuduktan sonra bir kere daha düşünün. Tabi bunu söylerken ‘Evet’ taraftarlarının bilerek böyle bir planın parçası olduklarını kastetmiyorum. Ancak hani halk arasında ‘şeytanın sağdan yanaşması’ diye bir tabir vardır. Darbeler, 15 Temmuz, vesayet, terör, bölgemizde haritalar yeniden çizilirken hızlı kararlar almak gibi endişeler üzerine kurgulanmış, sağdan yanaşan ve yukarıda görüldüğü gibi içine farklı amaçlar gizlenmiş bir modeli getirerek Henze’nin oyunlarına bilmeden çanak tutanlar mı var acaba? 

Mahalle baskısını dikkate alın, sessiz kalın diyen kardeşlerime, büyüklerime sesleniyorum. 

Bu bildiklerimizi söylemezsek bu millete, bu vatana karşı sorumlu olmaz mıyız, vebal altında kalmaz mıyız? 

Getirilmek istenen bu sistem bu şekliyle, başta devletimize, vatanımıza sonra da Cumhurbaşkanımıza kurulmuş bir tuzak değilse nedir?