Bazen bir ömür hevesle kat edilen yolu, yitirilen bir şeyi bulmak için geri dönmek zorunda kalırız. Aradığımız şey aslında ilk önce gözümüzün temas ettiği ancak o esnada kıymetlendiremeyip, yeterince anlamlandıramadığımız bir kıymettir. Basit görüntüsü yüzünden es geçtiğimiz ama o olmadan da eksik kaldığımız, bizi anlamlandıran ve var kılan kimliğimizdir. Ancak kaybettiğimiz o asli değeri bulmak adına çocukluğumuza, ailemizin hep bir arada olduğu geniş zamanlara, atalarımıza ait topraklarda hâlâ yaşayabilmenin vermiş olduğu ebedi ve ezeli mutluluğa dönebilmek için durmak bilmeyen sürgünlüğümüze bir son vermek isteriz. Bir an’lık hevesle kaybettiğimiz “ben”imizi bulmak için hayatımızın bütün kesişim duraklarına koşarız. Bir an işte varlık ve yokluk çizgisini ortaya çıkartan o hassas denge, onun için agâh olmak ile gafil kalmak arasında sadece bir “an” vardır. Bazen insan gafletinden fark etmez ama büyük bir hazinenin üzerinde uyur da, hazine rüyaları ile uyanır. 

Bugün dünya üzerinde yaşayan ve adları anılmayanlar, bir türlü menzil bulup yerleşemeyenler, yerleşmelerine izin verilmeyenler ve yerleştiği yerden kovulanlar. Sanki dünyanın geri kalanı kusursuz bir gün geçirsin diye yok olanlar; antlaşmalarla, pazarlıklarla yaşamları üzerine oyun kurulanlar, yok edilenler. Bu dünyanın kustuğu garipler, mahzunlar, mazlumlar… Yani sesi duyulmayanlar, bu dünyanın dönüşünde yaşamayı bir papatya falı gibi kucaklarında bulanlar ve her şeye rağmen yaşamayı boyunlarının borcu olarak görüp güne şiddetin acı sesi ile uyananlar. Onlar bir diğerinin gözüne inen gaflet perdesinde sadece rakama ve istatistiğe dönüşen dünyanın en kalabalık topluluğu, öteki olanlar. Geri dönüp de kendini bulacak, var kılacak o “an”dan mahrum kalmışlar. Dünyaları ateş çemberine dönmüş olanlar. Bir de yavaş yavaş sırasını bekleyenler. Bir gariplikten diğerine açık denizlerde kaybolanlar. Bir “an”lık gafletimizde kaybettiklerimiz. 

Neden şaşkın değiliz? Varlığı ve evreni yok sayan, sadece gündelik telaşenin peşine düşen içimiz (inancımız, düşüncemiz, aidiyetlerimiz), hangi “an”da sabitlendi de her şeye bu kadar aşinayız? Kendimizin ve aidiyetlerimizin çemberinde “kendimizi” nerede kaybettik.  Dünyadan nefret etmeye, onu ve içinde bulunan her şeyi bir pislik olarak görmeye ya da hiçbir şeyi görmemeye yol açan şey ne? Her güne insanın imarından, ümran ve medeniyet inşasına varan konuşmalarla, hangi potansiyeli felç ettik? Hani dağların, taşların alamadığı bizim aldığımız emanet görevini yerine getirmekten bizi ne alıkoyuyor ki! Beğenmediğin, sevmediğin; sözde hiçlik sınırlarının kıyısında dolaşırken gözlerini sıkı sıkıya kapattığında hakikati gerçekten hapsedebilir misin? Say ki, senin içine hapsolduğun gibi dünya! Buna ne kadar dayanabilirsin, geri dönmek için bir kez hayretle baksan etrafına, belki de o zaman varırsın yitiğine…

Mısır’dan bir bot kalkıyor içinde altı yüz can ile son bir umut atacak başka bir dünyanın azı dişlerine kendini, umudu yarılamadan batıyor bot. Kırk üç can yitiyor oracıkta, iki yüzü kayıp… Bir araç yaklaşıyor günün ilk ışıklarıyla günlük gailesine başlayan insanların içine ve infilak ediyor, yüzlerce insan orada sıyrılıyor gaileden acı bir şekilde. Bir çocuk koşuyor düğün meclisine orada kendinden vazgeçiyor, yüzlerce can da geçiyor bir lahza bu hayattan. İbadet esnasında bir bedene sarılı bomba infilak ediyor, onlarca can yitiyor oracıkta. Bir şarkıcının mide ağrısı kadar haber bile olmuyor. Günün anlam ve önemini bildiren söylevlerden, her gün bir yalanın fitilini yakan politikacılardan, trendlerden sonra arada kaybolup giden bir “an”da oluyor her şey… Her şeye rağmen boynumuzun borcu gibi yaşadığımız bu hayatı kendilerine ait kılarak güzelleştirenler olmalı ki, dünya hâlâ dönüyor. Oysa ben bugünde kendime gelemedim. Sadece geleni yaşıyorum, gidenlerin çetelesine bakmadan. Hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMİ

İşte vahdet gülleri açıldı hep,

Bülbülün efgân edecek çağıdır.

Niyâzi-î Mısrî

NOT: Bu hafta beş parça müziğimiz var dinleyeceğimiz. Her gün birini dinleyebiliriz.

İlki Azzam’dan… Âşık Reyhanî’nin “Bahar gelsin şu dağlara gideyim” i Metehan Polat seslendiriyor. Dağları, sadeliği, doğallığı özleyenler için yalın bir dinleti… İkincisi Kadıköy’ün En güzel abisi, yetimlerin, öksüzlerin şefkat eli Orhan Taşkır’dan… Oğuz Aksaç’dan “Ben senin kahrını çekemem gönül”ü dinliyoruz.

Üçüncüsü Bilal Fatih’den… Çekilecek başyapıtların en unutulmayacak yönetmeninden… Mohammad Esfahani’den “Shekayete Hejran”ı dinliyoruz.

Dördüncüsü İbrahim Çapar’dan… Yalnızlığı, gamı alan tebessümlerin sıcaklığını yüzünde bulabileceğiniz güzel bir dost’dan… Abdurehim Heyit’den “Karşılaşınca” yı dinliyoruz.

Beşincisi Africa’dan, Taze baba Yakup Ağdağ’dan… Neşet Ertaş’dan “Yazımı kışa çevirdin”i dinliyoruz. Neşet Ertaş’ın uzakları yakınlaştıran bir yanı var. 

Bize Kadar

Bir mezar taşı yazısı, ibretle bak! “Gelen gitmektedir, dönen devrana bak.”

Cemil Meriç, “Vahye dayanan medeniyetin aydınlık olmaya ihtiyacı yoktur, zaten her şey aydınlıktır” der.

“Bu aralar çok okumalıyım, yoksa hüzünleneceğim...” (Simone De Beauvoir, Sartre’a Mektuplar, s.289)

Bu hafta, Nakib el-Attas’ın “İslam, Sekülerizm Ve Geleceğin Felsefesi” kitabını okuyalım. Kitap İnsan yayınlarından yeni baskısıyla çıktı. Önemli bir kitap, birçok meselede yeni düşünce pencereleri açacak imkânlar sunuyor.

Dağarcık

“Bunu al, daha pahalı satarsın.” Kapitalist dünya görüşü!

“Efendim, bunu al; insana hizmet edersin.” Bu da İslâmî görüş. (Sadettin Ökten’den tadımlık)

TEKKE

“Hayatı çıplak gözle görmeye tahammülüm yok. Yalın gerçekle yüz yüze yaşayamayacak kadar zayıfım. Sevgisizliğin duman altında sanırım ilk ölecek ben olacağım…” (Ahmet Uluçay’dan tadımlık, rahmetle yâd ediyorum.)

Bir lahza

Amadeus (1984)Filmi’nde, Salieri’nin Mozart’ın yeteneği karşısında düştüğü acziyet ve hissettiği yetersizlik duygusunun dışa vurumu olan aşağıdaki replik, aynı zamanda insanın bazı durumlar karşısında yaşadığı dehşeti çok dramatik bir biçimde aktarıyor:

-”Tanrım bu bana nasıl bir cezadır ki bu adama böyle bir yetenek verdin, bana ise sadece bu yeteneği anlayabilecek kadar bilgi verdin.”