Siyaset toplumun bütün katmanlarına ve elbette ki zihinlere öyle bir sirayet etti ki, kendi gerçekliğini pompaladıkça pompalıyor ve ürettiği algılarla kendi gerçekliğini dayatıyor. Sorumluluk zinhar kabul etmiyor, yanlış hiç yapmıyor, yapsa da “olur bunlar” deyip sorumluluktan kurtulduğunu düşünüyor.

Türkiye’de öyle bir geçeklik algısı oluşturulmuş durumda ki, iktidar partisinin bağlıları, bu gerçekliğe neredeyse körü körüne bağlanıyor, siyasi iktidarın söylemlerini “tartışılması veya eleştirilmesi dahi düşünülemez” hükmünde ele alıyor. Siyasi iktidarın temsilcileri de kendilerini her türlü kutsalı ve milli değeri kullanmaya yetkili ve siyasi rant üretecek her türlü eylem ve söylemi kendilerine hak olarak görebiliyorlar.

Bu ülkenin insanlarının ekonomik durumlarının her geçen gün kötüye gittiği, belki de cumhuriyet tarihinin en büyük fakirleşmesinin gözümüzün önünde gerçekleştiği bir atmosferde dahi eleştirenler ve sorgulayanlar suçlanıyor. Sanki ortada kutsal bir şey var da ona tasalluta yelteniyormuş gibi bir tavırla karşılaşıyor tenkit edenler, haklarını arayanlar.

Bu ülkede yaşayanların cebindeki geliri, yanlışlığı öteden beri belli olan ve fiyaskosu da defalarca teyit edilmiş keyfi politikalar nedeniyle erirken, hayat pahalılığı yani insanların sadece yaşamak için katlandıkları maliyet bile başa çıkılamaz noktaya varmışken ve toplumun belli bir kesimi (ki iktidar yandaşları ve rantiye) dışında herkes büyük sıkıntılar çekerken, politika yapıcılardan hesap sormak neredeyse ayıp, günah, nankörlük, hainlik vs diye değerlendiriliyor.

Halbuki halk hesap sorma makamındadır ve siyasetçiler de halkın vekili konumundadır. Kendilerini halkın üzerinde konumlandıramazlar, halkın amiri veya patronu gibi hareket edemezler. Hem eylemlerinde hem de söylemlerinde halkın verdiği “emaneti” gözetmek, siyaseti bir zenginleşme ve nüfuz sahibi olma aracı gibi görmemekle mükelleftirler. 

Herhangi bir partiye, derneğe, vakfa vs mensup olmak, diğer insanlara karşı bir ayrıcalık, üstünlük, onların hakkını gasp etmek gibi sonuçlar doğuramaz. Şayet böyle ayrıcalıklar ve avantajlara neden oluyorsa, ortada en başta “kul hakkına girmek” gibi bir sorun var demektir. Hukuki bağlamdaki sorunlar da cabası elbette… Ancak kişilerin hakkına girmenin vebali, tüm diğerlerine ağır basacaktır muhtemelen.

Sokak röportajlarında rast geldiğimiz toplum manzarası, tam da siyasi iktidarın Türkiye’yi getirdiği noktanın özetidir. Kullanılan sorumsuz ve seviyesiz siyaset dili ve bunun omurgasız medya tarafından sürekli olarak işlenip zihinlerin iğdiş edilmesinin sonucunu bu röportajlarda görmek mümkün. Sorunu, sıkıntısı, derdi olan ve bunu da gayet normal bir şekilde ve dünyanın her yerinde olduğu gibi siyasi iktidarı eleştirerek yapan insanlara gösterilen reaksiyonlar manidar… Bu reaksiyonların ortak noktası, siyasi iktidara tuhaf bir kutsiyet atfetme, toz kondurmama, en ufak bir eleştiriyi bile büyük bir suç, günah, hıyanet gibi algılama ve kendi düşüncesini savunurken kullanılan argümanların omurgasız medyada tekrar edilen akıl mantık dışı önermelerden oluşması.

Gençlerin işsizlikten, pahalılıktan, geleceğe dair umutsuzluklarından bahsetmelerine verilen “çıkar telefonunu” yanıtı adeta bir kartvizit haline geldi. Bunun yanında eleştiren herkese aşağı yukarı aynı seviyesizlikle ve şımarıklıkla verilen yanıtlar, zaman zaman sarf edilen hakaretler veya aşağılamalar aslında bu siyaset tarzının doğal bir neticesi belki de. Cebine avro koyup gelen ve burada cebindeki parayı 11’le çarparak harcayan birtakım “gurbetçi” vatandaşların, sıkıntısını ve derdini dile getiren insanlara karşı nefret dolu ve küçümseyen tepkileri de toplumsal bir vakıa aslında. Sorumsuz ve seviyesiz siyaset tarzının, sokaktaki insanları nasıl da mankurtlaştırdığının göstergesi adeta.

Sırf “oy alacağım, seçim kazanacağım, koltuğu bırakmayacağım” gayretiyle yapılan bir siyasetin neticelerini, bu memlekete ve insanlara bir fayda sağlayamayacağını, insanları birbirine düşüren eylem ve söylemlerin “fitne”den farksız olduğunu anlamak için ne olması gerekiyor acaba?