Bir noktadan sonra geriye dönmek imkânsızdır. Onun için eskiler, ‘bin düşün bir söyle’ demişler. Bu, hayatımızın birçok safhasında başımıza kaçınılmaz olarak gelen bir durumdur. İşte belki de bu dönülmesi imkânsız noktalara gelmemiz gerekiyordur. Etekte taşınan taşların ağırlığı, mazinin yüklediği kimi kancalar ve bunların ağırlığından kurtulmak ve akıbeti kucaklamak için çoğu zaman ölçmeden biçmeden adım attırır. Böylesi adımların sonunda donup kendine baktığında, ‘Bunca yol yürüdün, fakat aynı yerdesin’ diyebiliyor isen şanslısın. Ancak çoğunlukla böylesi durumlarda işler o kadar sarpa sarar, o kadar kontrolden çıkar ki sonunda olduğundan da öteye, o kadar çok geriye dönersin ki bir de bakmışsın, hiç ilerleyememiş, elinde avucunda oyalandığın veya oyaladığını da kaybetmişsin.
Bugün her şey o kadar bağlamsız bir halde ki, hiçbir şeyi bir nedene bağlı olarak izah etmek pek mümkün olmuyor. Bunda galiba sözcüklerin, duygular eliyle anlık etkilerle şekilleniyor oluşunun etkisi büyüktür. Onun için sadece kuralların, ilkelerin ve bunlar etrafında bir iradenin birtakım işleri yürütmesi gerekiyor. Bunda insanların özverileri, duyguları, beklentilerinin de etkileri olabilir ancak toplumsal boyutu haiz işlerin yürütülmesinde ilkeler, kurallar ve bunu yürütebilme kapasitesi işleri, düşünceleri, emeği ileri götürebilir. Aksi takdirde hamasetin getirdiğini başka bir hamaset dalgası alıp götürebilir. Son bir iki gün içerisinde cereyan eden hadiselere bu minvalden bakılabilir.
Tarih bize, koca koca sözlerin altında ezilmeyi bırak, yok olmuş insan figürleri ile dolu albümler sunar. Bunun en canlı örneği “Pazara kadar değil, mezara kadar” ya da “bir bölen olmayacağım” diyen kimselerin yapıp ettiklerinde görülebilir. Hele siyasi arenada insanların kullandıkları birtakım cümleler, ilk kulağa çalındığında tatlı, sıcak çağrışımlar yapıp büyülü bir etki bırakabilir ancak gerçekte bu nevi yaklaşımlar içinde barındırdıkları çiğliği en kısa vadede dışa vurabilir hem de en anlamsız zaman diliminde. ‘Ben onun için ölürüm’, ‘ölümlere giderim’, ‘canımı veririm’ veya ‘emanet’ gibi ifadelerin boşluğu ve kapsamdan yoksun olmaları her zaman bu ifadelere aldanan kimselerde boşluk ve aldatılmışlık hissi uyandırır. Oysa çoğunlukla realite bu kelimelerin ardında gizlenmektedir.
Siyaseti de, toplumsal bilinci de kirleten aslında bu hamasi söylemlerin kapladığı alanın genişliği gösteriyor. Siyaset dışı bu nevi sözlerin, işlerin yürütülmesinde pek bir karşılığının olmadığı, işlerin tıkandığı anlarda ortaya çıktığını hep acı bir şekilde tecrübe ediyoruz. Kişisel ve duygusal bağların pek de işleri yürütmede katkısının olmadığı birçok şekilde gözler önüne seriliyor, onun için sözleri iyi tartmak gerekiyor. Toplumsal meselelerde sevgi, aidiyet, yakınlık uzaklık ile değil makuliyet ve uzlaşı içerisinde nelerin yapılabileceği, nasıl yapılabileceğinin konuşulması gerekiyor. Onun için birlikte var olabilmek için çalışmak, ilkelerin öne konulmasını hep zorunlu kılıyor. İş tutuş şekli ile karar veriş şekli insanları ilgilendirir. Yoksa birinin biri için ifade ettiği anlam kişiler arasında bir anlam-anlamsızlık ifade eder. Toplum için bu magazinel bir haberdir. O sınırda da kalmalıdır. Hayati meseleler içerisinde kendine yer bulmamalıdır.
Bu bağlamda fırtınalı gibi görünen şeyin ya da kıyamet koptu yaygarasının pek de bir karşılığı yok aslında. Böylesi gürültünün fazlalaştığı zamanlarda, sükûnet ve kararlılık ileriye doğru adım atma iradesi gürültüyü kıracaktır. Gürültücüleri gürültülerinde kaybettirecektir. Bu bakımdan havadislere ibret nazarı ile bakmak insanın akıl sağlığını korumasında temel bir etken haline gelir, ki bu bizim gibi ülkelerde gereklidir. Bu bağlamda ‘olaylar kontrolden çıktığında hemen yanınızdaki sevdiklerinize odaklanın!’ çünkü ‘bu fırtına geçecek!’. Hoşça bakın zatınıza.