Yaşadığı evi satın alabilmek için milyon dolarlık teklifte bulunan Yahudi tüccarlara, “Evimin önünde oturmak, benim için yeryüzündeki bütün milyon dolarlara bedeldir” diyen ve teklifi reddeden Abdurrauf Muhtesib dünyaya veda etti. Duruşu, kararlılığı ve Filistin davasına sadakati ile tanıdığımız Muhtesib, Yahudi tüccarlara tepkilerini şu ifadelerle dile getirmişti: “Benim babam ve dedem burada doğdu. Bu evler bize ait. Yahudi tüccarlar evimle ilgili gelip birçok kez pazarlık yapmaya kalktılar. Yüz milyon dolar teklif ettiler ama asla kabul etmedim, etmem de…”

Abdurrauf Muhtesib’in bir duası vardı, o İbrahim Mescidi’ne birkaç metre uzaklıktaki evinde vefat etmeyi ve buraya yakın mesafede yer alan şehir mezarlığına defnedilmeyi arzu ediyordu, Rabbim duasına icabet etti ve arzu ettiği yere defin edildi.

Muhtesib, Yahudi tüccarların tuzağına düşmüş olsaydı büyük bir servet elde edecekti ama o davayı satmadı, bu konuda zerre kadar taviz vermedi ve yaşadığı mekânın dedelerinden kalan manevi bir mirası temsil ettiğini kuvvetle vurguladı. Onun bu tavrı Filistin davasına ihanet eden yerli işbirlikçilere model olmalı ve bu kişiler Filistin meselesinin bütün ümmeti ilgilendiren bir sorun olduğunun farkına varmalıdırlar. Zira biliyorsunuz bölgeye cerahat gibi yerleşen ve Filistin halkının evlerini, iş yerlerini işgal eden, çocukları, kadınları, gençleri katleden, asırlık zeytin ağaçlarını, ekin tarlalarını ateşe veren Siyonistlerin Filistin’e kapak atmaları, Yahudi zenginlerin para karşılığında Filistin’den toprak satın alma girişimleri ile başlamıştı.

Theodor Herzl’in birkaç kez İstanbul’a gelip, Osmanlı’nın Avrupa’daki tüm borçlarını ödeme karşılığında Filistin’den toprak satın alma teklifi Siyonistlerin bölge üzerine kurdukları hayallerinin bir parçasıydı. Abdülhamit Han bunun farkındaydı ve teklifi kabul etmedi fakat Siyonistler kararlarından hiç vazgeçmediler ve Filistin’e yerleşmenin yollarını aradılar. Süreç hızla ilerledi ve İngiliz Lord Palmedrston Kudüs’te bir elçilik kurarak burada bir Avrupa Yahudi yerleşim kolonisi oluşturma kararı aldı, kararın akabinde Avrupa’daki Yahudiler organize olup Filistin’e göç etmeye başladılar. Siyonistlerin Filistin bölgesine yerleşmesi için her türlü desteği sağlayan İngiltere ve ABD Yahudi lobilerini besliyor ve finansa ediyorlardı. Hedef belliydi, hedef büyük İsrail’di ve Müslümanlar rehavet içindeyken onlar hedeflerini gerçekleştirmek için türlü türlü tuzaklar hazırladılar.

İmparatorluk ağır bir borç yükünün altındaydı, Abdülhamit Han devletin güvenliğini ve toprak bütünlüğünü tehdit eden ekonomik ve siyasi bir krizle mücadele ediyordu. Fakat şartlar ne olursa olsun Filistin konusunda kararlıydı, taviz vermedi ve kutsal toprakların muhafaza edilmesi için sert önlemler aldı.

Abdülhamit Han tehlikenin farkındaydı ve ABD’de etkin olan Yahudi lobisinin liderine ulaşarak, Filistin’de Yahudi iskânı emellerinden vazgeçmelerini istedi. Hayfa ve Yafa limanlarından kaçak giren Musevilerin sınır dışı edilmesi için tedbir alınmasını sağladı. Siyonistlerin bölge üzerindeki niyetlerini okudu ve sızıntı olabilecek bütün kapıları kapatmaya çalıştı.

1857 tarihli Osmanlı Arazi Kanunnamesi, Musevilerin kutsal topraklardan arazi satın almalarını engelliyordu, 5 Mart 1883’te çıkarılan yeni kanun ise Siyonistlerin Osmanlı ülkesinde taşınmaz mal satın almalarını yasaklıyordu ancak yasak Osmanlı vatandaşı olanları kapsamıyordu ki, bunu fırsat bilen Yahudiler Filistin’den toprak satın alarak Siyonist örgütlere destek verdiler.

Abdülhamit Han, Filistin meselesinin ekonomik değil siyasi bir mesele olduğunu vurgulayıp, bedel ödemeyi göze almış ve taviz vermemişti. Fakat Siyonistler yerli işbirlikçilerini kullanarak onu tahttan indirdiler ve bölge üzerindeki çalışmalarına hız verdiler. İmparatorluk yıkıldıktan sonra Filistin bölgesi Siyonist odakların merkezi haline geldi, bu durumdan rahatsızlık duyan Arap ülkeleri ayaklandılar, savaşlar, çatışmalar yaşandı, bölgenin kaderini belirleyecek anlaşmalar yapıldı ve Siyonistler toprak satın alarak başladıkları işgal faaliyetlerini zorbalığa dönüştürdüler, yerli halkı katlederek alanlarını genişletmeye başladılar. Yerli halktan toprak satın alarak yerleşen işgalciler insanlık tarihine, çocukları yargılayan ve şiddette hiçbir sınır tanımayan bir zihniyet olarak geçti ve kirli eylemlerine ara vermeden devam ettiler. Müslümanlar ise ne çocukların seslerini duyabildiler ne de toprağa düşen ateşi görebildiler, onlar birbirlerini mezhepsel ve etnik çatışmalarla vurmaya devam ettiler.