Tarihte bazı kırılma anları vardır; üzerinden yıllar geçse de sonuçları değişmez. Osmanlı Devleti için bu kırılmalardan biri, Sultan Abdülmecid döneminde, Kırım Harbi sırasında alınan ilk dış borçtur. “Geçici” denilen bu borçlanma, zamanla kalıcı bir bağımlılığa dönüştü. Sultan II. Abdülhamid devrinde borçlar ödenemez hâle gelince, çözüm diye Düyun-u Umumiye kuruldu. Devlet ayaktaydı; fakat irade artık başkalarının elindeydi.

Bu kurumun görevi, toplanan vergilerin bir kısmını borç ödemelerine yönlendirmekti. Ancak uygulamada olan şuydu: Devlet gelirlerinin neredeyse tamamı borçlara aktarıldı. Öyle ki devletin en temel ihtiyaçlarını karşılayacak pay bile ayrılamaz hâle geldi. Osmanlı, kendi topraklarında vergi toplayan; fakat bu geliri başkalarına aktaran bir yapıya dönüştürüldü. Mali vesayet, devletin bütün reflekslerini felç etti.

Bugün bu tabloya bakarken sormamız gereken soru bir tarih sorusu değil, bir istikbal sorusudur:
Tarih tekerrür mü ediyor?

Abdülhamid’e yönelik tasfiye, sanıldığı gibi dışarıdan gelen bir darbeyle değil; içeride “özgürlük”, “meşrutiyet” ve “ıslahat” söylemleriyle sahneye çıkan kadrolar eliyle gerçekleşti. Talat Paşa, Enver Paşa ve Cemal Paşa öncülüğünde yürütülen bu süreçte devletin başındaki siyasi irade zayıflatıldı. Bu bir fikir ayrılığı değil, yaşanmış bir siyasi tasfiyeydi.

Bugün yaşananlar da soyut bir benzetme değil; aynı yöntemin farklı bir dönemde yeniden uygulanmış hâlidir. Merhum Necmettin Erbakan hocamızın yaşadıkları bunun en açık örneğidir. Üretime, sanayiye ve bağımsız ekonomiye dayalı çizgisi; bu kez “yenilikçilik” adı altında sahneye çıkan Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç eliyle tasfiye edildi. “Uyum” ve “küresel entegrasyon” söylemleri eşliğinde yapılan bu kopuş, basit bir kadro değişimi değil; yaşanmış bir siyasi kırılmaydı.

Sonuç gecikmedi. Türkiye, üreten bir ekonomi olmaktan uzaklaştırıldı; borçlanan, faize dayalı bir düzenle ayakta tutulmaya çalışılan bir ülkeye dönüştürüldü. Bugün Türkiye, yalnızca iç ve dış borçların faizini ödeyebilmek için yılda yaklaşık 50 milyar dolar kaynak ayırmak zorunda kalıyor. Yeni borç, eski borcun faizini kapatmak için alınıyor. Borç azalacağına artıyor. Bu, teknik bir ekonomi tercihi değil; siyasi sonuçları olan bir bağımlılık hâlidir.

Tarım büyük ölçüde tasfiye edildi, hayvancılık geriletildi, üretim yerine ithalat teşvik edildi. Bir ülke üretmiyorsa, kendi kendine yetemiyorsa; bütçesi de, siyaseti de, hatta sınırları bile başkalarının ajandasına açık hâle gelir. Borç sadece rakam değildir; zamanı geldiğinde şart olarak geri döner.

“Büyük Ortadoğu Projesi’ni Recep Tayyip Erdoğan bitirdi” diyenler var. Oysa sahadaki gelişmeler bunun tam tersini söylüyor. Proje sona ermedi; yalnızca kullanılan araçlar ve yöntemler değişti. Uluslararası siyaset temennilerle değil, sahadaki fiili durumlarla şekillenir.

ABD’nin yıllardır “DEAŞ’la mücadele” gerekçesiyle kurduğu, silahlandırdığı ve finanse ettiği SDG için artık yolun sonuna gelindiği, bizzat Washington tarafından ilan edildi. ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye devletinin de Uluslararası Koalisyon’a katılmaya hazır olduğunu belirterek, SDG’nin sahadaki “birincil anti-DEAŞ gücü” olma gerekçesinin büyük ölçüde sona erdiğini açıkladı. Bu, taşeronun süresinin dolduğunu gösteriyor.

Nitekim Donald Trump da “Muhatabım artık Şam’dır” diyerek bu dönemin kapandığını ilan etti. ABD emperyalizminin bu yaklaşımı yeni değildir. Trump, ilk başkan adaylığı döneminde açıkça şunu söylemişti:
“IŞİD’i Barack Obama ve Hillary Clinton kurdu.”
Bu söz, DEAŞ’ın başından beri bir tehditten ziyade bir araç olarak kurgulandığını açıkça ortaya koymaktadır.

Sahadaki gelişmeler, bölgesel dengelerin hangi yönde evrildiğini sessiz ama net biçimde gösteriyor. İsrail, güvenlik gerekçeleriyle attığı adımlarla bugün Şam’a yaklaşık 20 kilometre mesafeye kadar yerleşmiş durumda. Bu yalnızca coğrafi bir veri değil; siyasi ve stratejik bir eşiktir. Haritalar bu aşamada açıklamalarla değil, sessizliklerle şekillenmektedir.

Borç, bu tür projelerde yalnızca bir mali araç değildir; harita dayatmanın anahtarıdır. Bugün “dört ayaklı” diye tarif edilen Kürdistan yapısı, tek başına etnik bir arayışın sonucu değil; Irak, İran, Suriye ve Türkiye’yi kapsayan coğrafyada borç, yaptırım ve siyasi baskılarla ilerletilen daha geniş bir bölgesel mühendisliğin taşeronlaştırılmış biçimidir. Hedef; önce ülkeleri borçla, yaptırımla ve ekonomik kuşatmayla zayıflatmak, ardından “borçlarınızı silelim” vaadiyle toprak pazarlığına zorlamaktır.

Bu yöntem bize yabancı değildir. Geçmişte Sultan II. Abdülhamid’den Filistin için istenen de buydu. O gün “küçük” diye başlayan adım, bir devletin doğuşuna kapı aralamıştı. Bugün konuşulan ise daha geniş bir aşamadır: borç karşılığı toprak, sessizlik karşılığı harita.

Dün Düyun-u Umumiye ile yapılan buydu. Bugün farklı adlar ve yöntemlerle benzeri zeminler hazırlanıyor. Ve bu süreçler genellikle hep aynı cümlelerle başlar: “Başka çare yok.” “Küçülmek de bir tercihtir.” “Gerçekçi olalım.”

Son olarak şunu açıkça ifade etmek gerekir: Bölgedeki gelişmeleri anlamak için Büyük İsrail haritasına bakmadan yapılan her yorum eksik, her politika kördür. Dünyada sınırları tartışmasız biçimde belirlenmiş tek bir devlet yoktur ki sınırları belirsiz olsun; istisna İsrail’dir. İsrail’in bugünkü sınırları değil, hedeflediği sınırlar bellidir. Bu hedefler Nil’den Fırat’a uzanan bir coğrafyayı işaret etmektedir. Bunu bir “hikâye”, bir “komplo” ya da “boş hayal” diye geçiştirmek, ya açık bir akıl tutulmasıdır ya da koltuğunu koruma kaygısıyla gerçeğe gözlerini kapatmaktır. Devlet aklı, temennilerle değil; haritalarla, niyetlerle ve sahadaki fiili adımlarla hareket eder.

Dün bebek katilini TBMM’ye çağırmayı mümkün gören irade, yarın aynı mantıkla “verin Doğu’yu, yok olmaktansa küçülelim” dedirtmeye kalkarsa kimse şaşırmasın. Yaşarsak, hep birlikte göreceğiz. Bu dili tarihimizden tanıyoruz.

Tarih birebir tekrar etmez; ama ibret alınmazsa aynı sonuçları üretir. Düyun-u Umumiye bir kurum değildi; bir teslimiyet zihniyetiydi. Bugün borçla dönen bir ekonomi, yarın başkalarının yazdığı senaryoların sahnesi hâline gelir.
Borçla yönetilen devlet, sonunda başkaları tarafından yönlendirilir.