Seslerin, ışıkların, binaların, araçların, insanların eşyaların arasından geçip gidiyoruz. Her geçen gün zamanın kontrolünü kaybediyoruz. Tasarlanmış bir günün içinde ister boşa ister doluya olduğunu düşündüğümüz koşuşturmacaların ardından aynısını tekrarlamak üzere kendimizi uykunun kollarına salıyoruz. Her gün zamanın hızla geçişinden, hiçbir şeye yetişemediğimizden şikâyet ediyoruz. Aslında modern dünyanın bizim iyiliğimiz için sunduğu her şeyin bize zamandan çok zamanımızın bir bölümünü daha kendi lehine sabitleyerek bizden aldığını fark etsek de kendimize onsuz nasıl bir dünya kurabileceğimizi bilmediğimizi ve kurulabileceğine ihtimal vermediğimizi söyleyerek geçiştiriyoruz.

Giderek bağımlı hale geldiğimiz bu çağda bağımlılığın türü ne olursa olsun bizden en büyük meziyetlerimizden biri olan basitliğimizi ve sadeliğimizi aldığını fark etmiyoruz. Belki birtakım kolaylıkları sağlayan birçok enstrüman üretiliyor ama bu bizi başka bir şeye bağlı hale getiriyor. Daha çok çalışmak daha çok yorulmak ve sürekli kaygı ile yaşamak gibi. Bugün yaşadığımız hayatın temelini artık kaygılarımız oluşturuyor. Özellikle başta geçim kaygısı olmak üzere birçok kaygı kapımızı bekliyor. Bunlardan kurtulacak hiçbir boşluk bırakmadan birbirini tamamlayan ara süreçler ve ara araçlar tanımlanıp hayatın içine servis ediliyor. Haliyle kaygı eşiğimiz ve onun verdiği baskı ve ondan sıyrılma isteği bizi daha çok köhneleştiriyor ve tek düze bir hale indirgiyor.

Telefonun şarjı biten bir insanın çölde susuz kalmış bir insandan farksız hale geldiği bu zamanda insanın “anlama”sını beklemek biraz insana haksızlık etmek gibi geldiğini düşünüyorum. Çünkü sadeliğini yitirmiş bir hayatın içerisinde sadeliğin kıymeti ancak pazarlanabiliyorsa ya da her şey bir pazarlama materyaline dönüşebiliyorsa o zaman bir şekilde anlam taşıyabiliyor. Nitekim bütün bu gürültü içerinde insanın kendisini kaybetmek isteği de bir yere kadar anlaşılabiliyor. Eski zamanların işleri icra ederken verdiği huzur ve sükûnetin hayatın akışını, biçimini belirlemesinde ortaya çıkardığı bilgeliği bugün aramak biraz maceraperestlik olarak görülebiliyor. Ancak onu romantikleştirip satılabilir hale getirmek tam da bu zamana mahsus bir davranış olarak karşımıza çıkıyor.

Bütün bunları dünyayı kasıp kavuran bir virüs sonrası insanların marketleri adeta talan ettikleri ve o kaygılı gözlere baktıkça sağlığın da, varlığın da,  yokluğun da aynı noktaya geldiği bir yerde doğallığın ölmesinin korkuların, kaygıların artmasına vesile olduğunu söyleyebiliriz. Her şeyin başladığı yere doğru hızla gittiğini görmek ile zamanın eğilip büküldüğü bir eşikte durgunlaşmak ve yavaşça içeriye doğru bakabilmek işte zor olan mesele budur. Duymamak için uğraştığımız onca zamana rağmen duymak için çaba göstermek ve hazır böylesi bir eşikte dünyanın makasının kırıldığı bir noktada bunu yapabilmek,  bunu yapmayı istemek gerekiyor. Elbette bütün her şeyi bir kenara bırakarak olup biteni anlamaya çalışabilir, hepsinden öte içimizi genişletmesi ve sadrımızı genişletip bizi ferahlatmasını O’ndan isteyebiliriz. O vakit üstümüzdeki toprak kalkabilir ve bizlerin gözleri açılabilir. Hazır hayat durma noktasına gelmişken ihtiyacımız olan durgunluğu değerlendirelim. Kendimize doğru sessizce yürüyüşlere çıkalım. İşte biz de geldik ve geçiyoruz buradan. Hoşça bakın zatınıza…