“Şartlarımız ne kadar zor olsa da, sol cebimizden umudumuzu eksik etmeyeceğiz.”

Muş vilayetimizin ilkokullarından birinin öğretmeni, annesinin battaniye eskisinden diktiği sırt çantasıyla okula gelen bir öğrencisinin resmini paylaşırken, takipçilerine de yukarıdaki cümleyi yazmış.

Sonra olanları bir K.Evren cümlesi ile başlayarak yazalım; kulağımıza geldi nitekim.

Tepkilerin kaynağının “sol” kelimesi olduğunu anlama stajını gençliğimizde yapmıştık. Şifre çözmekte ünlü sağcı yazarlardan biri, bir solcu yazarın cümlesindeki kelimelerden bazılarının “sol” eki ile bitmesinden derin manalar çıkarınca, pusudaki yazar H.Pulur’a iyi heykel çamuru olmuştu. Reşat Nuri’nin “Homongolos”undan, “Limasol”a ve hatta “Los Angeles”a kadar uzatmıştı, solcularımızın dalga geçme tatminini...

İktidarın al bayraktarı bir gazete, okuyucularının tümünün o öğretmenin paylaşımından haberli olduklarını düşünmüş olmalı ki, bir karşı haberle üzüntülerini “Demek öyle ha”, kızgınlığına çevirmeye çalışmış.

“(Gazete adı)’nın edindiği bilgiye göre iddia, sosyal medya hesabından PKK’nın siyasi uzantısı HDP’ye destek mahiyetinde beğenilerde bulunan öğretmen ......’in kurgusu çıktı.”

Okuyucularının ruh sağlığını önemseyen bir gazete, bildiği bilgi edinme yollarından biriyle bilgi edinebilir. Burada bir sorun yok. Sorun, kurgucu ilan edilen öğretmenin “sosyal medya hesabından” bilgi edinilmesindedir de diyemeyiz. Çünkü o gazetenin takip bürosu, o öğretmenin takipçisi olabilir. Neleri beğendiğinin istatistiğini de tutmuşlardır mutlaka.

“PKK’nın siyasi uzantısı HDP...”

63. Davutoğlu hükümetinde, ki bir seçim hükümetidir, iki bakanıyla yer alan HDP’yi, PKK üstünden anlatmak, kimin ekmeğine yağ çalmak, kimin adını şişirmektir; galiba bilmiyorlar. PKK’yı bitirmek kararlılığındaki bir hükümet gününde hem de.

“HDP’ye destek mahiyetinde beğenilerde bulunan...”

“Efsane” sıfatını kolay almış İçişleri Bakanı Faruk Sükan’ın bir cümlesi çok ünlenmişti. “Komünistlerin nefes alışlarını takip ediyoruz!..”

Korkuların ürediği şartlarda şöylenmiş bu cümleden herkes, kanunların suç saydığı canlı ilişkileri anlıyordu. Takiptekilerin günlük hayatları kimsenin ilgi alanında değildi.

Meclis’teki bir siyasi partiye “destek mahiyetinde beğeniler” tıklamalarının tespit edilerek bir kanaat oluşturulması, “nefes alışları” takipleri ile kıyaslandığında, ortaya bir hezimet çıkar; ikinciler açısından...

Bir battaniye eskisinden dikilmiş çanta paylaşımı yapmamış olsaydı o öğretmen, sosyal medya hesabındaki beğenilerden kimin haberi olacaktı?

Kişiye özel bildiğimiz sosyal medya hesaplarımız ortak hesap mıdır, yoksa beğenilmeyen beğeni tıklamalarımızda hesabı görülen bir hesap mıdır?

Okuyucularını düşündüğüne emin olduğumuz ve yazımıza konu ettiğimiz o gazete’nin, hükümeti koruma iç güdüsüyle yaptığı bu haber, bir üst paragrafta vurguladığımız şüpheleri de salmış olmaz mı yüreklere? Zira onların okuyucularının da sosyal medya hesabı tutmak hakları vardır.

Halbuki ben, eski battaniyeden çanta dikilmiş öğrencimizden yazmak istiyordum. Hükümetin al bayraktarı gazetenin terbiye sistemine reddiye düzmeye durdum. Mecburiyetimiz...

birlige-ihtiyac-duymayanlar-ve-ihtiyac-sahipleri-1.jpg

Bu şiirdeki merhamet duygusu ile, battaniye çantalı çocuk paylaşımında yaşanan merhamet hissinde bir eşitlik vardır.

Bu Gökhan Akçiçek şiirini dergilerinin kapağına yazan liseliler, beden dersinin pijamalı çocuğunun önlüklü resmini de koymuşlar. Kurgu arayıcılarına iyi malzeme olsun diye belki de. (Harf –Halil Rıfat Paşa Lisesi yayını- yıl 3- sayı 6- aralık 2005)

birlige-ihtiyac-duymayanlar-ve-ihtiyac-sahipleri-3.jpg

Farketmemişler!

Ya da yıl daha 2005. Henüz birkaç yıllıklar. Gazeteler ve valiler, hangi konuda ne yapacaklarını bilmiyor olabilirler. Çok fırın ekmeği yemeli kimi, çok kararname görmeli kimi de... Sosyal medya gelişmemiş, yahut takipçiliğin getirisi daha bu kadar anlaşılmamıştır belki de...

Yoksa duyarmıydık bilmeyiz, o günlerde İstanbul valiliğinden, “eşofman aldık, önlük dağıttık... çocuklarımızı etkileyen şair hakkında çok yönlü tahkikat devam etmektedir.” Gibi bir açıklamanın gazetelerine yansıdığını...

birlige-ihtiyac-duymayanlar-ve-ihtiyac-sahipleri-2.jpg

Muş valiliğimiz ise farklı göstermiş farkettiklerini.

“Eğitim yardımlarının yanında aileye aylık ortalama 600 TL nakdi yardım yapıldığı tesbit edilmiştir.”

“Milli eğitim müdürlüğü tarafından okulda çanta dağıtımı yapıldığı ve söz konusu öğrenciye de çanta verildiği belirlenmiştir.”

“Aileye ve tüm ihtiyaç sahiplerine devletimizin şefkatli eli şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da uzanmaya devam edecektir.”

“Haberi servis eden kişinin sosyal medyada bir siyasal parti ve terör örgütü lehine de paylaşımlarda bulunduğu tesbit edilmiş olup...”

Mahkeme dosyası evrakı havasındaki bu açıklama, “Bize bunu nasıl yaparsınız leynnn!” hesap soruculuğunu bu kadar belli etmese daha iyi olurdu, diye düşündük biz. Kamplaşmalara itilmenin, savrulmanın devlet eliyle ve onu memnun etmeyi şiar edinmiş gazetelerin katkılarıyla önleneceğine inandığımızdan...

“Nakdi yardım yapıldı,

Çanta dağıtıldı,

Söz konusu öğrenci,

Aileye,

Tüm ihtiyaç sahipleri,

Bundan sonra  da uzanmaya devam” gibi ifadeler, merhamet çağrıştıran kelimeler kullanılarak yapılabilirdi sanıyoruz. “Söz konusu öğrenci” yerine, “çocuğumuz” denilebilirdi mesela.

Bu ülkenin türkü dinleyerek büyümüş neslinin itirazıdır bu. Bu valilik açıklamasından haberli olduklarında, “Kadir mevlam senden bir dileğim var” türküsünün, “iyilik etmeden başına kakar” yakınmasının acısı düştüğünden yüreklerine..

Anlaşılan o ki, bilgi edindiğini duyuran o gazete, edindiklerinin hepsini valilik açıklamalarından almış. Fakat yapılan kelime değişiklikleri ortaya başka bir anlatım, başka bir maksat da çıkarmış.

“Bir siyasi parti ve terör örgütü lehine de paylaşımlarda bulunduğu...” ifadesi valiliğin, “PKK’nın siyasi uzantısı HDP’ye destek mahiyetinde beğenilerde bulunan...” şekline dönüşmüş bahis konusu gazetede..

“Paralel” durmak endişesiyle yapılmış bu değişiklikteki “mahiyet” herkesin dikkatini çekmiş olmalı.

“Mahiyet”in ne olduğunu yazarsak, sözümüz hitama erer, ama şimdilik.

“İnsanın kıymetini tayin eden mahiyetidir. Mahiyetin değeri ise, himmeti nispetindedir. Himmet ise, hedef ittihaz ettiği maksadın derece-i ehemmiyetine bakar.

ÖRNEĞİ KİM?

Papağan işkencecisi insanımızın haberini yapıyor gazeteler ve haber siteleri. Neredeyse herkese ezberletecekler kimliğini ve tv ekranlarından yansıttığı karakterini. İki görevlinin arasında götürülürken çekilmiş, bir karış açık ağızlı resmi, sanki sanatsal kaygı güdülerek basılmış. On adım yürütülmüşse, o on adımın hepsinde de ağzı öyle yırtılacak gibi mi duruyordu?

Örnek aldığı biri olmalıydı. Yeni tabirle bir rol modeli olmalıydıki, resimleriyle bari ona benzemiş olsun? Öyle bir poz için çok çalışmış ayna karşısında. Herhalde şimdi istediğini elde eden tv meşhuru, hayalinin röportajcısını bekliyordur.

Rol modeli kim mi olabilir?

Bir futbolcu vardı, hani dolaşmadık takım bırakmamıştı. En son Çin’den getirilmişti. Gazetelerin futbol sayfalarında, papağan eziyetçisinin örnek aldığı resimlerden her hafta çektirirdi hani. Başı da traşlı olunca..

Futbolcularımızın ağızlarını yırtarcasına poz vermeleri bir mecburiyet miydi? Onlar hakemlerimize kendilerini anlatırlarken, hayranları da kamera arkasındaki seyircilerine taklitlerini göstermiş oluyorlardı.

Sadece taklitlerinden değil, o örnek alınan esaslardan da sakınmalıyız.

GÜLENLERİNDEN BELLİ OLUR BİR GÜL

Abdullah Gül’ü yazarak hem kendilerinin partililiklerini tescil ettiren, hem de Gül’ün partilerinde faal olmasını engelleyen kalem erbabının gazetelerine yazdırdıkları son haber şudur: “Abdullah Gül’ün dış politika baş danışmanı FETÖ’cülükten ağır ceza’da yargılanarak en ağır cezayı aldı.”

Daha önceleri de böyle haberleri çok yapmışlardı. Gül’ün doktoru, Gül’ün katibi, Gül’ün sekreteri, Gül’ün şusu, Gül’ün busu, FETÖ’cülükten, FETÖ’cülükten…

Hepsini bir günde toptan yazsalar olmaz. Yıllara yayacaklarki, Gül gülmesin..

Şimdi sayın Gül çıksa deseki: Sizin bu FETÖ’cü dediklerinizin hiç birini, ben almadım yanıma, ben almadım Çankaya’ya. Beni oraya seçen partili arkadaşlarım, benim çalışma arkadaşlarımı da seçmişlerdi. Ünlü yaverleri seçenlerin seçme haklarına mı itiraz edecektim?

Eğer sayın Gül böyle bir savunma yaparsa, bu gelenekci bir savunma olur. Siyasi hayatımızın geçmişinde benzetebileceğimiz bir örnek vardır.

Osmanlı Bankası’nın çalışma iznini iptal eden Maliye Bakanı Deniz Baykal’dı. Banka kapandıktan sonraki ilk CHP kongresinde, Baykal salonda her hareketlendiğinde delegeler “Osmanlı Bankası, Osmanlı Bankası” tezahüratı yapmışlardı.

Bir değil, iki değil.. Baykal’ın da bir sabır sınırı var. Çıktı kürsüye konuştu: Yalnız değildim. Birlikte olduklarımın listesini ister misiniz?

Haberi okuduğum Milliyet Gazetesi’nin salon sessizliğe gömüldü. Kimseden bir daha çıt çıkmadı bu konuda, diye yazdığını hatırlıyorum.

Sayın Gül’ün kurduğu partiyi sahiplenip onu orda bir daha görmek istemeyenlere karşı, başka savunma şekilleri de vardır mutlaka. Herkesin rahatça barındığı, rant bulduğu, şehirlerin parsellendiği, isteyenin isteyene ne istiyorsa verdiği, bağışladığı bir partinin insanlarıydılar sonuçta.

Mesela şöyle bir savunma yapsa Sayın Gül, efkarıumumiyeden alkış almaz mı? “Ben çalışma arkadaşlarımın, Çankaya’da danıştıklarımın ilişkilerini biliyordum. Onların hepsini yanımda tutarak, başka yerlerde olmalarını engelledim. Dolayısıyla hem partidaşlarımı, hem vatandaşlarımı korumuş oldum. Hiç bir şey yapmadıysam, bunu yapmış olmam, sanırım beni iyi politikacı sınıfına sokar.”

İşte böyle bir savunma durumunda biz de hak verebiliriz Sayın Gül’e. Hatta sadece hak vermekle kalmayız, onları azarlayabiliriz de icabında.

Ne diyorlardı son haberlerinde? “Abdullah Gül’ün dış politika başdanışmanlığını yapan eski büyükelçi…”

Sıfatlara bakın ve bu sıfatlara bir de FETÖ’cülük ekleyin. Hangisini ne zaman kazandı? Elçi olurken, büyükelçi olurken, başdanışman olurken siz neredeydiniz, ne yaptınız? FETÖ’cü olduğu için mi onları oldu? Yoksa onları olurken mi? Neden haberiniz olmadı? Sayın Gül başdanışmanına danışırken, sizler sayın Gül’e ne danışıyordunuz?

Bir kısmı in içinde yaşarken, bir kısmı da sizin içinizde yaşıyormuş, diyebiliriz biz şimdi, istemediğimiz halde.

Ki o başdanışmanın, bana danıştılar da kazandılar ne kazanmışlarsa iddialı bir savunmanın olabileceğinin üstünde de durmuyoruz.

İSTANBUL’A ÇARE SAADET’TEDİR!

İstanbul adaylığı için Binali Yıldırım’larını ikna çabaları sürerken, CHP’nin adayını açıklamasını fırsat bilen bilumum kalem esnafı açıklarını kapatmaya durdular.

CHP adayının soyadının “İmamoğlu” olması, yegane malzemeleri, yazı konuları... Araştırdıklarını, sosyal hesaplarını filan didiklerini tahmin etmek zor değil. Eğer bulamamışlarsa bir zayıf karın, buna sevinilmez mi? İlla İSKİ’ci Ergün Göknel gibi biri mi olsun istiyorlardı.

“İmamın oğlu” diyor yazısında bir kalemşör, hem de en entelektüel olanı. Biliyor nereye çağrışım yapacağını. Çocukluğunda Demirel devrini yaşarken, okuduğu gazetenin ilan sayfalarında çok görmüştür, gazinolarda şarkı söyletilen “imamın karısı” reklamlarını.

Bir başka bozacının yazısını da şıracı bir gazetenin alıntı sayfasında okudum. Kılıçdaroğlu’nun ne düşündüğünü bilmiş ve yazmış: “Bize benzemeyen adaylar gösterelim. O adaylarla Erdoğan’ı bir devirelim. Sonrasında bakarız.”

Peki, kendi yorumu neymiş diye sorarsanız bu düşünce okuyucusu kalemcinin, onu da yazmış. “İhsanoğlu’yla deviremediği Erdoğan’ı belki İmamoğlu’yla devirebilir. Hoca’yla olmadı. Hacıyla olmadı. Belki İmamoğlu’yla olur.”

Bir işarete bakarak yazan muvafık (iktidar yanlısı) yazarların, bir belediye başkanlığı seçimini “Erdoğan’ı devirme”ye odaklamaların bir çok sebebi olmalı. O Erdoğan’ki Cumhurbaşkanı’dır. Bir Cumhurbaşkanı’nın duruşu, bir şehrin belediye başkanının partisinden olmaması ile bozulabilir mi? Bu yeni sistem, böyle bir sistem midir?

İstanbul adayı yapacakları Binali Yıldırım’a güvenmediklerinden olabilir mi, bir partinin adayının karşısına Cumhurbaşkanı’nı çıkarmaları.

Halkın, Binali Yıldırım için, şimdiye kadar ne olmuş da, bundan sonra ne olacak demesinden mi çekiniyorlar?

“Hacıyla, Hocayla olmadı, belki İmamoğlu’ya olur” müstehziliğiyle kendilerine oy veren ve hacı, hoca ve imam sıfatlarının mizahta kullanılmamasını istemeyen seçmenlerini aşağıladığını, küçümsediğini farkedemiyor AKP’nin kalem esnafı.

“Belki İmamoğlu’yla olur” itirafları da kendi parti adaylarından ümitsizliklerinin köşelerine yansıması sayılmalıdır.

CHP’nin, CHP’liye benzemeyen ve sağdan oy alması istenen aday göstermesinin yegane sebebi, İstanbul’da Saadet Partisi adayıyla yarışılacağının kabulüdür.

Saadet Partisi ve CHP adayı yarışacaktır İstanbul’da. Adaysız MHP’nin desteğindeki AKP adayı, kim olursa olsun, İstanbullunun gündeminde olmaycaktır.

Bu ihtimalin eğitimini alan AKP kalemcilerinin, köşecelerinin ısrarla CHP’nin karşısına, adı bilinmeyen AKP adayını değil, Erdoğan’ı koymak istemeleri, CHP’nin yukarıya yazdığımız kabulüne inanmalarındandır.

İstanbul’da seçimin Saadet Partisi ve CHP adayları arasında gececiğinin zabtıdır bu yazımız. Üç, beş dönemdir istanbul’u ihanet ederek yönetenlerin, geçmişleri ile övünebilecekleri bir tek cümleleri yoksa bu dünya İstanbul’unda, adaylarından nasıl umutlu olacaklardı.

Erdoğan’ı devirme, devrilme halleriyle yazıp durmalarına ise sonra dokunalim.