Devletin işlevlerini gerçekleştirmesi bakımından bir olgu olarak bireyi göz önüne alması gerektiği ileri sürülürken, bunun önceden açık-seçik olduğu sanılabilir. Böyle bir sanı, öngörülemeyecek sorunları, daha baştan ortadan kaldırma ihtimaline yol açabilir. Aslında bu türden sorunların, son birkaç yüzyılda değişik niteliklerde ortaya çıktığını tarihi gelişim içinde gözlemlemek mümkündür. Siyasi tarih bu sorunların siyaset ve devlet felsefeleri alanında yoğun görüşlerin ileri sürülmesinde tesbit edilebileceğini göstermek durumundadır. Daha doğrusu, modernizm ve modernite kavramlarının ortaya çıkışına yol veren tartışmalarda, ister istemez bu tür sorunların kendilerini gündeme alma yönünde zorladıklarında bu durum açığa çıkmaktadır. Sorunların bağlamını doğru tespit ederek ele alınmadığı takdirde, tartışılan konular ilgili olduğu alanla ilişkisinden koparılmakta ve ileri sürülen görüşler istenilen sonucu getirmemektedir.
Bu bağlamda devletin işlevlerini birey olgusu düzleminde ele alması gerektiği söylenirken, öncelikle “birey” kavramının nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde durulması bir zorunluluk oluşturmaktadır. Çünkü modernizm kapsamında “birey”, Ortaçağ düşüncesinin ana unsurlarından biri olan “cemaat” (community) olgusuna temel bir seçenek olarak görülerek geliştirilmiş ve kabullenilmişti. Ne var ki, özellikle on dokuzuncu yüzyılda kolonyalizmin ve emperyalizmin devletin varlığına içkin bir unsur şeklinde tanımlanmaya başlanması, kapitalizmin adeta evrensel bir olgu olarak anlaşılması gereğini doğurmuştur. O da, on yedinci-on sekizinci yüzyılda soyut felsefi bağlamda ifade edilen “birey” olgusunu “bireycilik” öğretisine dönüştürerek kullanımına sokmuştur. Ama bu yüzyıllarda genel olarak düşünce, özel olarak siyaset ve hukuk alanında “insan” olgusuna dayanılmaktaydı. İlk olarak Amerika’nın bağımsızlık hareketinde, daha sonra Fransız Devriminde temel ilke olarak “insan” olgusunun kabul edildiği görülecektir. Bunların kaynağı olarak da “doğal hukuk” öğretisinin farklı kavrayışları söz konusu olacaktır. Sözgelimi Amerikan bağımsızlık hareketinde Locke’un siyaset ve hukuk felsefesi kaynak olarak görülürken, Fransız Devriminde Rousseau, Voltaire, kısaca Fransız Aydınlanması yazarlarının görüşleri belirleyici konumda olacaktır. Ama her halükarda “doğal hukuk” öğretisinin temel ilke şeklinde özümsediği “insan” olgusu vardı.
İlk bakışta “insan” olgusunun temel bir ilke olarak kabul edilmesi doğal ve doğru bir tercih şeklinde anlaşılmıştır. Ancak on dokuzuncu yüzyılda Sanayi Devrimi başta olmak üzere ortaya çıkan gelişmelerin sonucunda kavramlarda, kurumlarda köklü değişimlerin yapılması zorunluluğu kendini gösterecektir. Bu süreç ve içindeki dönüşümler günümüzde de devam etmektedir. Elbette değişimler, dönüşümler olağan bir yol izlememişlerdir. Aksine zorlukları, direnmeleri, karşı koymaları, saptırmaları vb beraberinde getirmiştir.
Bir defa “doğal hukuk” öğretisinin temel ilke olarak kabul ettiği “insan” olgusu soyuttur. Bunun anlamı genel ve sınırsız, bir anlamda belirsiz olduğu gibi, olumsuz yaklaşımları da içeren bir “metafizik” kurguyu adeta ön şartı halinde kavramaktadır. On dokuzuncu yüzyılın ortalarından yirminci yüzyılın ortalarına kadar, düşünce alanında, inanç niteliğini de içkin bir “ideolojik” kavrayış ve tavrın hâkim niteliğinde tezahür etmesi bunun bir göstergesi olarak ifade edilebilir. Sözgelimi siyaset ve hukuk alanında bu “insan” anlayışı benimsenirken, iktisadi alanda Kapitalizm, bu anlayışı “bireycilik” formu içinde dönüştürerek kendi lehine kullanışlı araca dönüştürecektir.
Öyleyse “birey” ve “insan” olgularının ilişkisine yakından bakmak gereği vardır.